
Dedem karşı yayına kahvaltıda değil, sabah beşte başladı.
Saati bilmemin sebebi, yatağımın ayak ucunda durup "Can, uyan, delil lazım. Tamam," demesiydi. Elinde bir el feneri vardı. Kırk bir yıl köprüüstünde geceyi bekleyen adam, emekli olunca da geceyi beklemeyi bırakmamıştı; sadece artık bekleyecek bir şeyi yoktu. Şimdi vardı: Şükrü.
"Dede, saat beş."
"Sis de saat beşte gelir," dedi. "Kalk."
Seyir Defteri
Delil, balkondaki dolabın en üst rafında, bir naftalin bulutunun içinde duruyordu. Üç ciltlik, kenarları kabarmış, üstünde dedemin el yazısıyla "SEYİR — 1972-1975" yazan bir defter. Babaannem buna "Nuri'nin İncil'i" der. Dedem bu defteri kırk yıldır kimseye göstermemiş, her taşınmada kendi taşımıştı.
Mutfak masasına koyduk. Pembe mikrofon, moral olsun diye, defterin yanında ışıklarını yakıp söndürüyordu. Dedem gözlüğünü taktı, parmağını yaladı, sayfaları çevirdi.
"Bin dokuz yüz yetmiş dört. Şubat," dedi. "On dört Şubat. Sis. İşte."
Eğilip baktım. Sayfada mavi mürekkeple, eğik ve düzgün bir yazı vardı:
"07.40 Haydarpaşa açığı. Görüş 50 m altı. Sancakta şilep, Yunan bayraklı. Telsizle irtibat kuruldu. Çarpışma önlendi. Dümende:"
Ve tam orada, ismin olması gereken yerde, kocaman, yuvarlak, kahverengi bir çay lekesi vardı.
Dedem lekeye uzun süre baktı. Ben de baktım. Leke de bize bakıyordu sanki.
"Bu leke," dedi dedem sonunda, "Şükrü'nün çayı."
"Nereden biliyorsun?"
"Şükrü çayı hep taşırırdı. Bardağı ağzına kadar doldurur, sonra deftere koyardı. Kırk yıldır söylüyorum. Tamam."
"Dede, yani o gün defterin başında Şükrü mü vardı?"
Dedem gözlüğünü çıkardı. "Bu," dedi, "bir yorum meselesi."
Tanık
Kahvaltıda babaannemi tanık olarak çağırdık. Daha doğrusu dedem çağırdı; ben sadece telefonu kayda aldım.
"Saadet. On dört Şubat bin dokuz yüz yetmiş dört. Ben o akşam eve geldiğimde ne dedim?"
Babaannem zeytinin çekirdeğini tabağın kenarına koydu. "Sevgililer Günü'ydü," dedi. "Hiçbir şey getirmedin."
"Onu sormuyorum."
"Ben onu hatırlıyorum ama."
"Ben hasta mıydım, değil miydim?"
Babaannem bir süre düşündü. Kırk yıllık evliliğin bütün diplomasisi yüzünden geçti. "Nuri," dedi, "sen o hafta çok yoğurt yedin. Ben bu kadarını söylerim."
Dedem telefona döndü, sanki mahkeme tutanağına konuşuyormuş gibi: "Tanık sorulara net cevap vermemiştir. Tamam."
Paşa öttü. Tanığı destekler gibi.
Karşı Yayın
Kaydı yine gece on birde yaptık. Buzdolabının fişini çektim; dedem bu sefer kıymayı sormadı, önceden dondurucudan çıkarmıştı. Hazırlığı bir kaptanın sefer hazırlığı gibiydi. Önünde üç not kâğıdı vardı. Birincisinde "1974" yazıyordu. İkincisinde "LEKE". Üçüncüsünde, büyük harflerle, sadece "ŞÜKRÜ".
Kayıt tuşuna bastım.
"Burası Nuri Kaptan," dedi. "Bu bir düzeltme yayını değildir. Tamam."
Sonra yirmi dakika boyunca, düzeltme olmayan bir düzeltme yaptı. Defteri anlattı. Lekeyi anlattı, lekenin şeklini, rengini, "tipik bir Şükrü taşırması" olduğunu. Şükrü'nün 1973'te Adalar seferinde martıya ekmek atarken şapkasını denize düşürdüğünü ve şapkayı almak için vapuru döndürmek istediğini anlattı. Bunun konuyla ilgisi yoktu. Dedem de biliyordu ilgisi olmadığını. Ama anlattı, çünkü elli yıldır anlatacak birini bekliyordu.
Sonra bir an durdu. Not kâğıtlarına baktı. Sesini biraz alçalttı.
"Şimdi," dedi, "dinleyicilerimiz şunu sorabilir: O gün dümende kim vardı? Ben derim ki: Bir vapurda dümende tek kişi yoktur. Vapur bir takımdır. Makinist vardır, lostromo vardır, çaycı vardır. İkinci kaptan da vardır. İkinci kaptan bazen, kaptanın kısa bir süreliğine aşağıda olduğu durumlarda, dümene geçebilir. Bu normaldir. Tamam."
Kaydı durdurmadım ama ekrandan dedeme baktım. Dedem bana bakmadı.
"Ve şunu da söyleyeyim," diye devam etti, yine tok sesiyle, "'Kalimera, hayırlı işler' cümlesini Şükrü'den öğrendiğim doğru değildir. Ben onu Şükrü'yle aynı anda öğrendim. Aynı Rum kahvecisinden. Şükrü sadece daha yüksek sesle tekrar etti. Tamam."
Bölümü bitirdi. Fişi taktım. Buzdolabı iç geçirdi. Bu sefer biraz utanmış gibi.
"Nasıldı?" dedi dedem.
"Dede, sen az önce mikrofona dümende Şükrü'nün olduğunu söyledin."
"Ben bir vapurun takım işi olduğunu söyledim," dedi. "Kurgularken onu öyle bırak."
Öyle bıraktım. Bölümün adını dedem koydu: "Bölüm 2: Düzeltme Değildir."
Rakip Frekans
Sabah yayınladım. Öğlene kadar dört kişi dinledi. Dedem ilk seferden bir fazla olduğu için memnundu, ta ki ben öğleden sonra, merakımdan, sukru_kaptan_1946'nın profiline tıklayana kadar.
Şükrü Kaptan'ın da bir podcast'i vardı.
Dün akşam açılmıştı. Adı "Tamam Değil, Kaptan". Kapak görseli profesyoneldi: lacivert zemin, beyaz harfler, ortada bir dümen. Tek bir bölüm vardı: "Sisin İçindeki Gerçek." On bir kişi dinlemişti.
"On bir," dedi dedem. Ekrana, bir gece seferinde ters yönden gelen bir motorun farlarına bakar gibi bakıyordu. "Açalım."
Açtık. Ve ilk duyduğumuz şey, kristal gibi temiz bir sesti. Arkada buzdolabı yoktu. Kanarya yoktu. Kıyma soran yoktu. Sadece hafif bir piyano ve Şükrü Kaptan'ın, sanki bir radyo tiyatrosundan çıkmış gibi pürüzsüz sesi:
"Değerli dinleyiciler. Ben Şükrü Demirkol. Kırk yıl Şehir Hatları'nda görev yaptım. Bu podcast'i, bir arkadaşımın hafızasına yardımcı olmak için açtım. Bu podcast'in ses mühendisi torunum Elif'tir. Elif, selam ver."
"Merhaba," dedi genç bir kadın sesi, gülmemeye çalışarak.
Dedem bana döndü. "Ses mühendisi," dedi. "Torununu ses mühendisi yapmış."
"Dede, o muhtemelen gerçekten ses mühendisi."
"Sen de yazılımcısın. Bir şey değiştirdi mi?"
Buna cevap veremedim.
Şükrü'nün bölümü on beş dakikaydı. Sisi anlattı, şilebi anlattı, telsizi anlattı. Aynı hikâyeydi, tek farkla: hikâyede Nuri Kaptan, olayın tamamı boyunca "aşağıdaydı". Şükrü bunu bir kere bile alaycı söylemedi. Her seferinde nazikçe, şefkatle, hatta biraz endişeyle söyledi: "Nuri o sırada aşağıdaydı, maalesef. Kendisi için zor bir sabahtı."
Dedem her "aşağıdaydı"da masaya bir parmak vurdu. Bölüm bittiğinde masada on bir parmak izi vardı.
Ama asıl darbe sondaydı. Piyano yavaşça söndü ve Şükrü, mikrofona son cümlesini söyledi:
"Bu arada, Nuri bu 'tamam' alışkanlığını da benden aldı. Ben 1968'de telsiz kursunda başladım. O 1969'da. Bunu da kayda geçmek isterim. Tamam."
Mutfakta hiçbir şey kıpırdamadı. Buzdolabının fişi takılıydı ama o bile iç geçirmedi.
Babaannem mutfak kapısında duruyordu. Ne zamandan beri orada olduğunu bilmiyorum. Elinde çay bardağı vardı ve yüzünde, kırk yıldır sorduğu sorunun cevabını sonunda bulmuş bir kadının ifadesi vardı.
"Demek tamam'ın sahibi Şükrü'ymüş," dedi.
"Saadet," dedi dedem, çok yavaş, "lütfen."
Bir Mesaj
O gece dedem erken yattı. Bu, onun için ciddi bir yenilgi işaretiydi. Ben mutfakta oturmuş, iki podcast'in dinlenme sayılarına bakıyordum. Bizimki dört. Onlarınki on bir. Sonra on iki oldu. On iki'nin ben olduğumu fark ettim ve kendimden utandım.
Telefonum titredi. Podcast uygulamasından bir mesaj. Gönderen: elif.ses.
"Selam. Sen Nuri Kaptan'ın torunu Can'sın galiba. Ben Elif, Şükrü Kaptan'ın torunu, ses mühendisi kısmı. Dedem bugün senin dedenin bölümünü üç kere dinledi. 'Vapur bir takımdır' kısmında sustu, sonra kalkıp balkona çıktı. Döndüğünde gözlerini sildi ve 'Rüzgâr,' dedi. Balkonun camı kapalıydı."
Bir mesaj daha geldi:
"Bir de şunu söyleyeyim: senin kayıttaki buzdolabı sesine bayıldım. O iç geçirme bölümün en iyi yeri. Dedem 'Onların buzdolabı bile duygulu' dedi."
Ve bir tane daha:
"Bu ikisi birbirini öldürmeden bir şey yapalım mı?"
Daha cevap yazamadan koridorda ayak sesi duydum. Dedem uyumamıştı. Pijamasının üstüne kaptan kasketini takmış, kapıda duruyordu. Mesajı okuyup okumadığını bilmiyorum. Ama elinde pembe mikrofon vardı ve ışıklarını yakmıştı.
"Can," dedi. "Bu Şükrü'nün podcast'inde canlı yayın var mı?"
"Ne?"
"Canlı. Karşı karşıya. Aynı anda. Kim dümende, herkes duysun." Mikrofonu bana doğru uzattı, sanki bir telsiz ahizesi uzatır gibi. "Ona söyle. Kanal açık. Tamam."
Elif'e yazdım: "Galiba bir şey yapacağız. Ama ikisinin istediği şey değil."
Cevap hemen geldi: "Dedem de şu an kapıda kasketle duruyor. Pijamalı."
Devam edecek.
Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)