
Emre o gün uyumadı.
Sayfayı ne yaktı ne de numarayı çevirdi. İkisini de masanın üstünde, lambanın sarı halkasının tam ortasında bıraktı ve bütün gün başında oturdu. Öğlene doğru üst kattan biri inip "Gececi, sen hâlâ burada mısın?" diye sordu. Emre başını salladı. Adam bir şey diyecek gibi oldu, sonra vazgeçip çıktı. Masadaki sayfaya bakmadı bile. Belki de göremiyordu.
Frekans bütün gün sustu. Ekrandaki mavi çizgi düz ve sabırlıydı; bir nabız bekler gibi duruyordu.
Akşam olunca Emre bodrumu topladı. Neden topladığını kendisi de bilmiyordu; misafir bekleyen insanın yaptığı şeydi bu. Kırık mikseri duvara dayadı, kabloları sardı, iki çay bardağını yıkayıp masaya koydu. Sonra birini geri kaldırdı, sonra yine koydu. Dün'den gelen biri çay içer miydi? İçerse, dün içtiği çayı mı içerdi?
Saat 21:04'te ayak sesleri geldi.
Bu kez yavaştı. Her basamakta bir duraksama, tırabzana yaslanan bir el, yorgun bir nefes. Kapı açıldığında eşikte duran kişi Emre'nin beklediği hiçbir şeye benzemiyordu: yetmişlerinde bir adam, üzerinde yakası aşınmış yün bir palto, kolunun altında karton bir kutu. Emre o yüzü bir yerden tanıyordu ama nereden olduğunu çıkaramadı.
"Adınız?" diye sordu. Soruyu sormak zorunda olduğunu hissetti, bir parola gibi.
"Dün'den," dedi adam. Sonra hafifçe güldü. "Ama sen bana Nihat Usta de. Herkes öyle derdi."
Emre'nin aklına koridorun sonundaki pirinç plaka geldi. Her gün önünden geçtiği, artık okumadığı plaka ve üstündeki soluk vesikalık: Nihat Karaca, 1951–1994. Bu istasyonun sesi onun ellerinden geçti. Kimse ölümünü anlatmazdı. Sadece bir gece vardiyasına girdiği ve sabah çıkmadığı söylenirdi.
"Siz… öldünüz," dedi Emre.
"Kayboldum," diye düzeltti Nihat Usta. "Plakayı yaptıranlar farkı bilmiyordu." Ağır ağır içeri girdi, ikinci sandalyeye oturdu. Frekansın ekranına bir göz attı, susmuş olmasına şaşırmadı. "Kız geldi, değil mi? Yarın'dan olan. Sana bir sayfa bıraktı."
Emre sayfayı uzattı. Yaşlı adam okumadı bile; paltosunun iç cebinden sararmış, dörde katlanmış bir kâğıt çıkarıp yanına koydu. Aynı matbaa harfleri, aynı kalın punto. Tarih: 14 Mart 1994.
Nihat Karaca, radyo istasyonunun bodrumunda kaybolacak.
"Ben de çevirdim," dedi. "Arkasındaki numarayı. Sen de çevireceksin, biliyorum; ben de biliyordum. Kimse o sayfayı yakmaz evlat. İnsan kendi kaybolma haberini yakamaz, okumak ister."
"Orada ne var?" diye sordu Emre. "Öteki yarında?"
Nihat Usta bir süre cevap vermedi. Çay bardağını aldı, boş olduğunu fark etti, yine de dudağına götürdü. "Orada her şey bir gün önce olur," dedi sonunda. "Metro bir gün önce aksar. İnsanlar bir gün önce kavuşur, bir gün önce vedalaşır. Oradaki yayıncılar, yani bizim gibiler, gece boyunca olanı okur. Okunan her şey buraya düşer. Bu bodruma. Senin kulaklığına."
Emre kulaklığa baktı. "Yani frekans kehanet değil."
"Kehanet değil. Yankı." Adam başını salladı. "Kızın sana söylemediği şey şu: o yankının bir okuyucusu olmak zorunda. Her zaman. Bir okuyucu yorulunca, burada bir gececi kaybolur. Biri gider, biri gelir. Ben yıllarca okudum, sesim kısıldı. Benden sonra gelen o kadın okudu; frekansta duyduğun ses."
"Yarın'dan gelen kız—"
"Onun kızı. Annesinin yerine birini arıyor. Sana yalan söylemedi, ama hepsini de söylemedi."
Tavandan ince bir toz süzüldü. Üst katta yine bir kapı çarptı. Nihat Usta karton kutuyu açtı. İçinde tek bir makaralı bant vardı; eski tip, metal makaralı. Etiketinde mavi tükenmez kalemle bir tarih ve iki kelime yazılıydı.
Emre etiketi okudu ve bir an nefes almayı unuttu. El yazısı kendisininydi. Kendi aceleci "k" harfi, kendi yamuk "ı" noktası. Tarih: 14 Mart 1994. Emre o tarihte üç yaşındaydı.
İki kelime: Emre'ye. Çalma.
"Bunu ben getirmedim," dedi Nihat Usta, sanki Emre'nin aklından geçeni duymuş gibi. "Kaybolduğum gece bu masanın tam şu köşesinde buldum. Yıllarca sakladım, hiç çalmadım. Neden çalmadığımı hep merak ettim. Şimdi anlıyorum; benim için değilmiş."
Ayağa kalktı. Dizleri çatırdadı. Kapıya yürürken durdu, arkasına dönmeden konuştu:
"Kız sana 'ikisini birden yapamazsın' dedi, değil mi? Yakmak ya da çevirmek. Doğru söyledi. Ama bir üçüncü yol daha var, onu kimse söylemez." Bir an sustu. "Hangisini seçersen seç, kapıyı kendin aç evlat. Birinin senin için açmasını bekleme."
Kapı kapandı. Merdivenlerdeki yavaş ayak sesleri yukarı doğru inceldi, inceldi ve bir basamakta, yarı yolda, birden kesildi.
Emre uzun süre bandın başında oturdu. Sonra, çünkü insan kendi kaybolma haberini okumadan duramazdı, eski makaralı teybi raftan indirdi, bandı taktı ve düğmeye bastı.
Önce hışırtı. Sonra bir nefes. Sonra bir ses: kendi sesi, ama daha yaşlı, daha kısık, yıllarca gece okumuş birinin sesi.
"Emre. Bunu dinliyorsan sayfa masada, numara arkasında. Çevirme. Yakma da. Yarın akşam saat dokuzu dört geçe kapıyı kilitle ve frekansı kendin aç. Kaybolacak olan sen değilsin. Sen olduğunu sandıkları—"
Bant koptu. Makara boşa dönmeye başladı.
Ve o an, dün akşamdan beri ölü duran ekranda mavi çizgi sıçradı. Kulaklıktan bir çatırtı yükseldi. Frekans geri gelmişti; ama okuyan ses frekanstaki kadının sesi değildi. Biraz önce banttan duyduğu sesti. Kendi sesi.
"Yarın akşam saat 21:04'te, istasyonun bodrumunda bir gececi kaybolacak. Adı… henüz belli değil."
Emre kalemi aldı. Defterinin üçüncü satırına tek bir kelime yazdı:
Henüz.
Yazar: Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)