Kilitli bodrum kapısı, mavi frekans ekranı ve boş defter

Emre o gece bandı bir kez daha dinlemedi.

Kırık makaranın boş dönüşünü, kendi yaşlı sesinin yarım kalan cümlesini, "kaybolacak olan sen değilsin" sözünü bir kez duymuş olmak yetmişti. İnsan kendi gelecek sesini fazla dinleyince şimdiki sesi inceliyordu; bunu Nihat Usta söylememişti ama Emre biliyordu.

Sayfa hâlâ masadaydı. Yarının tarihi, kalın punto, kendi adı. Emre onu yakmadı. Arkasındaki numarayı da çevirmedi. İkisini birden yapamayacağını bilmek yetmiyordu; üçüncü yolu seçmek, seçtiğini bilmek demekti.

Sabah üst kata çıktığında kimse "gececi" demedi. Belki de artık o kelimeyi hak etmiyordu. Koridorun sonundaki pirinç plakaya bakmadan geçti. Nihat Karaca, 1951–1994. Kayboldum, demişti adam. Plakayı yaptıranlar farkı bilmiyordu.

Akşam bodruma indiğinde ilk işi kapıyı kontrol etmek oldu. Kilit eskiydi; anahtar çekmecenin dibinde, paslı bir halkada duruyordu. Emre anahtarı çıkardı, cebine koydu. Sonra frekansın ekranına oturdu. Mavi çizgi yine kendi sesiyle titreşiyordu; dün geceki gibi, sabırlı ve tanıdık.

Saat 20:58'de Emre ayağa kalktı. Sayfayı masanın köşesine itti. Kulaklığı taktığında frekans fısıldadı — henüz haber değil, bir ısınma, bir nefes.

21:03.

Emre kapıya gitti, anahtarı çevirdi. Kilit sert bir sesle oturdu. Dışarıdan, merdivenlerden kimse inemezdi artık. İçeriden de çıkamazdı. Bandın dediği buydu: kapıyı kilitle ve frekansı kendin aç.

21:04.

Emre mikserin en solundaki, yıllardır kimsenin dokunmadığı düğmeye bastı. Ekranın mavi çizgisi bir an dikleşti, sonra genişledi; sanki bir kapı aralanmış gibi. Kulaklıktan gelen ses artık yankı değildi. Yakındı. Odada, tam karşısındaydı.

"Açtın," dedi ses. Emre'nin sesi. Ama bu kez banttan değil; canlı, nefesli, biraz şaşkın. "İyi. Çoğu kişi yakar. Bir kısmı çevirir. Sen kilidi çevirdin."

Emre boşluğa baktı. Bodrumda kimse yoktu. Yalnızca lamba, kırık mikser, kilitli kapı ve masadaki sayfa. "Neredesin?" diye sordu.

"Öteki yarında," dedi ses. "Her şeyin bir gün önce olduğu yerde. Şu an senin dün akşamın benim bugünüm. Nihat Usta'yı gördün; o benim okuyucularımdan biriydi. Yorulunca senin bodrumuna düştü. Kız — Yarın'dan gelen — benim kızımdı değil, senin öteki yarındaki okuyucunun kızı. Zincir karışık. Hep karışıktı."

Emre sandalyeye yığıldı. "Sen… hangi Emre'sin?"

Kısa bir sessizlik. Sonra, neredeyse gülümseyerek: "Aynı soruyu ben de sana soruyorum. Çünkü buradan bakınca kaybolan sensin. Oradan bakınca kaybolan benim. Frekans ikimizi de 'henüz' diye okuyor; isim doldurulmayı bekliyor."

Masadaki sayfa titredi. Emre bakmadı bile. "Üçüncü yol ne?"

"Yakan, kaybolmayı reddeder. Çeviren, öteki yarına gider ve orada okuyucu olur — Nihat Usta gibi, frekanstaki kadın gibi. Kilitleyip açan ise…" Ses bir an kesildi; uzak bir metro anonsu, bir kapı çarpması, sonra yine yakın. "Kilitleyip açan, ismi kendisi yazar. Sayfadaki boşluğu doldurur. Kaybolacak olanın kim olacağını seçer."

Emre'nin eli deftere gitti. Üçüncü satırda hâlâ tek kelime duruyordu: Henüz. "Ya yanlış yazarsam?"

"Yazarsın," dedi ses. "Sonra yaşarsın. Ya da yaşamazsın. Frekans kehanet değil, hatırlatma; ama hatırlatmayı yazan da biridir. Bu gece o biri sensin."

Üst katta bir şey hareket etti. Emre kilitli kapıya baktı. Dışarıdan ayak sesi yoktu. Ses içeriden geliyordu — hayır, frekanstan. Hayır: kapının öbür yüzünden, ama merdivenlerden değil. Sanki kapının içinde, metalin ötesinde, başka bir bodrum vardı.

"Biri geliyor," dedi öteki Emre. "Senin kapını çalmayacak. Benimkini çalacak. Aynı kilit, aynı saat. Sen yazmazsan ben yazarım. Sen yazarsan ben duyarım. İkimiz birden yazamayız — tıpkı yakmakla çevirmek gibi."

Emre kalemi aldı. Ucu kırılmıştı; yonttu. Defterin dördüncü satırına bakarken sayfadaki kendi adını hatırladı. Emre Yıldız. Baskıya girmişti. Ama frekans demişti: adı henüz belli değil.

Demek sayfa yalandı. Ya da erken basılmış bir taslaktı. Ya da öteki yarının matbaası her ihtimali basıyordu.

Kapının ötesinde — hangi kapıysa — üç kez vuruldu. Tok, sabırlı, tanıdık.

Emre kalemi kâğıda indirdi. Yazmadı. Sordu:

"Sen yazsan, kimi yazarsın?"

Öteki ses uzun süre cevap vermedi. Frekansın mavi çizgisi daraldı, genişledi, bir nabız gibi. Sonra, çok alçak:

"Seni. Çünkü ben çoktan kayboldum. Sen hâlâ buradasın — oradasın. Birimizin sayfada durması lazım. Birimizin okuması."

Kapıya yine vuruldu. Emre ayağa kalktı. Anahtar cebindeydi. Kilidi açmak üçüncü yolu bozardı; bandın dediği buydu. Ama çalan kimdi?

Kulaklıktan son bir cümle geldi, bu kez fısıltı değil, emir:

"Yaz. Ya da bırak ben yazayım. Ama 21:05'ten önce bir isim olsun. Yoksa frekans rastgele doldurur — ve rastgele, hiç kimseyi kaybetmez. Herkesi kaybeder."

Emre deftere baktı. Kalem titremedi. Dördüncü satıra tek bir harf koydu, sonra durdu.

Kapıya üçüncü kez vuruldu. Bu kez ses, merdivenden değil, tam metalin içinden geliyordu; öteki bodrumdan, öteki Emre'nin kapısından, aynı anda.

Emre harfi sildi. Yerine başka bir şey yazmadı. Defteri kapadı.

"Yarın," diye fısıldadı, hem kendine hem frekansa. "İsmi yarın yazacağım. İkimiz birden değil. Ben."

Mavi çizgi bir an durdu. Sonra, yavaşça, kendi sesiyle — hangisinin sesiyle olduğu belli olmadan — okumaya başladı:

"Yarın akşam saat 21:04'te, istasyonun bodrumunda bir gececi kaybolacak. Adı… yarın yazılacak."

Kapı sustu.

Emre anahtarı çıkardı, masaya bıraktı. Kilit hâlâ kapalıydı. Sayfa hâlâ oradaydı. Ama dördüncü satır boştu; ve boşluk, ilk kez, bir yenilgi gibi değil, bir söz gibi duruyordu.

Yazar: Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)