
Gülbahar Apartmanı'nda olağanüstü toplantı, kural olarak, olağan bir şey yüzünden yapılır.
Geçen yıl asansör aynasının kime ait olduğu konuşulmuştu. Ondan önceki yıl, çatıdaki antenin "bilinçli olarak" Fenerbahçe maçlarında bozulduğu iddiası. Bu yüzden yönetici Hayri Bey asansöre "PAZAR 11.00 OLAĞANÜSTÜ TOPLANTI — GÜNDEM: MERDİVENLERDEKİ KAPLAR" yazan kâğıdı astığında kimse paniğe kapılmadı. Ben bile, Daire 6'da evden çeviri yapan, kimseyle göz göze gelmemek için çöpü gece yarısı indiren ben bile, sadece "kaplar mı?" diye düşündüm ve işime döndüm.
Pazar sabahı kapıcı Cemal Efendi'nin bodrum katındaki dairesine dokuz kişi sığdık. Cemal Efendi semaveri yakmıştı ama bardakları vermiyordu; önce Hayri Bey'in yoklama almasını bekliyordu. Hayri Bey emekli muhasebeciydi ve hayatta iki şeye inanırdı: çift taraflı kayıt ve tutanak.
"Daire 1, ben, burada. Daire 2?"
"Buradayım evladım," dedi Nermin Teyze, yanında getirdiği bir tabak poğaçayı kucağında, sanki rehine tutar gibi tutarak.
"Daire 3?"
Burak'la Ece aynı anda el kaldırdı. İkisi de telefonlarına bakıyordu.
"Daire 4?"
"Hazır," dedi Muzaffer Hoca. Emekli edebiyat öğretmeniydi; pazar sabahı bile kravat takardı.
"Daire 5?"
Efe, dokuz yaşında, annesinin yanında oturuyordu ve toplantıya kendi defteriyle gelmişti. Annesi Gülay Hanım yorgun bir gülümsemeyle başını salladı.
"Daire 6?"
"Buradayım," dedim. Hayri Bey bana, apartmanda yaşadığımı ilk kez öğreniyormuş gibi baktı ve yazdı.
"Arkadaşlar," dedi, kalemini masaya vurarak. "Mesele şu. Son iki haftada merdivenlerde, her sahanlıkta, birer kap tespit ettim. Mama kabı. Bir de su kabı. Toplam on iki kap. Perşembe günü Daire 2'nin önündeki kaba bastım, terliğim köfte oldu."
"O köfteydi zaten," dedi Nermin Teyze. "Paşa'nın köftesi."
Bir sessizlik oldu.
"Paşa kim?" diye sordu Hayri Bey.
"Kedim," dedi Nermin Teyze, en doğal şeyi söyler gibi. "Sarman. Böyle iri, beyaz patili. Sabahları kapımı tırmalar, köftesini yer, öğleye kadar dizimde yatar. Paşa."
Ece telefonundan başını kaldırdı. "Pardon, Latte'den mi bahsediyorsunuz?"
"Latte ne kızım?"
"Bizim kedimiz." Telefonu çevirip herkese gösterdi. Ekranda, gerçekten de iri, sarman, beyaz patili bir kedi vardı; balkonda, bir kahve fincanının yanında, sanki fincanı o ısmarlamış gibi oturuyordu. "Instagram hesabı var. On iki bin takipçisi var. Geçen hafta bir mama markası iş birliği teklif etti."
"Benim Paşa'ma köfte veriyorum ben, markası ne?" dedi Nermin Teyze.
Muzaffer Hoca kravatını düzeltti. Bunu her zaman bir şey açıklamadan önce yapardı. "Arkadaşlar, sanırım bir yanlış anlaşılma var. Söz konusu hayvan, her akşam saat yediyi çeyrek geçe benim çalışma odama gelir, Tanpınar okuduğum sırada sayfanın üstüne oturur. Ben ona Hamdi Bey diyorum. Ahmet Hamdi Bey. Çok ağırbaşlı bir kedidir. Köfte yediğini hiç sanmıyorum."
"Şimşek o," dedi Efe.
Herkes çocuğa döndü.
"Şimşek," diye tekrarladı Efe, defterini açarak. Defterin ilk sayfasında, kurşun kalemle çizilmiş, iri, sarman, beyaz patili bir kedi vardı; yanına "ŞİMŞEK — EN İYİ ARKADAŞIM — HIZI: ÇOK" yazılmıştı. "Okuldan gelince benimle top oynuyor. Topu getirmiyor ama bakıyor."
Gülay Hanım hafifçe öksürdü. "Aslında," dedi, "bu yüzden ben de bir şey söylemek istiyordum. Efe ısrar etti, geçen salı Şimşek'i veterinere götürdük. Aşıları için. Veteriner kediyi tarttı, sonra bana şöyle bir baktı. 'Hanımefendi,' dedi, 'bu kedi günde en az altı öğün yiyor. Bu kedi bir değil, birkaç evde yaşıyor.' Ben de ona 'Saçmalamayın, bizim kedimiz' dedim. Dört yüz lira da muayene verdim."
Odada herkes yavaşça, birbirine bakmaya başladı. Ve o anda, Hayri Bey'in bakışı bana geldi. Bütün bakışlar bana geldi. Çünkü ben hiçbir şey söylememiştim, ve bir apartman toplantısında hiçbir şey söylemeyen kişi her zaman suçludur.
"Daire 6," dedi Hayri Bey. "Sizin bir beyanınız var mı?"
Yutkundum. "Pazartesi," dedim.
"Efendim?"
"Ona Pazartesi diyorum. İlk geldiği gün pazartesiydi. Gece çalışırken pencereme gelip oturuyor. Ben ona ton balığı veriyorum. Bazen konuşuyorum. Çevirdiğim kitaplardan cümle okuyorum, beğenmezse gidiyor." Bir an düşündüm. "Genelde beğenmiyor."
Hayri Bey kalemini bıraktı. Tutanağa bir şey yazmadan önce ilk kez durakladığını gördüm. Sonra yavaşça, sanki bir bilanço açığı bulmuş gibi, okudu:
"Paşa. Latte. Hamdi Bey. Şimşek. Pazartesi." Durdu. "Beş isim. Bir kedi."
"Altı," dedi Cemal Efendi semaverin başından.
Herkes döndü.
"Ben de besliyorum," dedi Cemal Efendi, omuz silkerek. "Sabah ezanında, çöpleri toplarken. Peynir kabuğu veriyorum."
"Siz ne diyorsunuz ona?" diye sordu Muzaffer Hoca, gerçek bir merakla.
Cemal Efendi biraz düşündü. "Bu," dedi. "'Bu yine geldi' diyorum."
Ondan sonrası, olağanüstü toplantıların olağan seyrine döndü. Nermin Teyze, kedinin ilk ona geldiğini, çünkü onun kapısının en altta olduğunu, bunun da coğrafi bir öncelik hakkı doğurduğunu söyledi. Ece, on iki bin takipçinin de bir tür tapu olduğunu, kamuoyunun çoktan kedinin adının Latte olduğunu kabul ettiğini savundu. Muzaffer Hoca, bir kediye kahve adı koymanın edebiyata hakaret olduğunu söyledi; Burak, ilk kez telefonundan başını kaldırıp Tanpınar'ın kim olduğunu sordu ve bu, durumu iyileştirmedi. Efe ağlamamak için defterine çok sert bir şey çizdi. Gülay Hanım dört yüz lirayı ortak gidere yazmayı önerdi.
Hayri Bey sonunda kalemini masaya üç kez vurdu. "Oylama yapacağız," dedi. "Kedinin resmî adı için. Her daire bir oy."
Oylama, beklenebileceği gibi, altı daireden altı farklı isim çıkmasıyla ve her ismin tam birer oy almasıyla bitti. Sonra Cemal Efendi'nin oyunun sayılıp sayılmayacağı yirmi dakika tartışıldı. Kapıcının yönetim planında oy hakkı yoktu ama Nermin Teyze "ama en çok o görüyor" dedi ve buna kimse itiraz edemedi. Ta ki Muzaffer Hoca, sayılırsa kedinin resmî adının "Bu" olacağını hesaplayana kadar. O andan sonra herkes yönetim planına çok sadık biri oldu.
Tam o sırada bodrum kapısının aralığından bir ses geldi. Kısa, kendinden emin, biraz sıkılmış bir "mrr".
Kedi içeri girdi.
İriydi. Sarmandı. Beyaz patiliydi. Odadaki dokuz insana sırayla baktı, hiçbirini özellikle seçmeden. Sonra masaya atladı, Hayri Bey'in tutanağının tam ortasına oturdu ve kuyruğunu, mürekkebi henüz kurumamış "OYLAMA SONUCU" satırının üstüne yavaşça doladı.
"Paşa'm," dedi Nermin Teyze.
"Latte!" dedi Ece, telefonu çoktan kaldırmıştı.
"Hamdi Bey," dedi Muzaffer Hoca, saygıyla.
"Şimşek!"
"Pazartesi," dedim ben, daha sessizce.
"Bu," dedi Cemal Efendi.
Kedi hiçbirine cevap vermedi. Bir patisini yaladı. Altı kişilik bir ailenin ortasında, tek başına olmanın keyfini çıkaran biri gibi.
Ve işte o zaman Efe, hepimizden önce, fark etti.
"Tasması var," dedi.
Kedinin boynunda, hiçbirimizin almadığı, lacivert, yepyeni bir tasma vardı. Tasmanın ucunda küçük, pirinç bir künye sallanıyordu. Hayri Bey gözlüğünü taktı, eğildi, künyeyi iki parmağıyla çevirdi ve yüksek sesle, tutanağa geçirir gibi okudu:
"PROFESÖR. Sahibi: Lale Apartmanı, Daire 3. Bulursanız lütfen arayınız."
Odada bir sessizlik oldu. Uzun, ağır, tarihî bir sessizlik.
Lale Apartmanı tam karşımızdaydı. On beş yıldır otoparkı bizim önümüze taşan, çöp konteynerini bizim tarafa iten, geçen kış kar küreği ödünç alıp hâlâ geri vermeyen Lale Apartmanı.
Hayri Bey gözlüğünü çıkardı. Tutanağı kedinin altından dikkatle çekip yeni bir sayfa açtı ve en üste, büyük harflerle yazdı:
GÜNDEM MADDESİ 2: LALE APARTMANI.
Sonra başını kaldırdı ve hepimize baktı.
"Arkadaşlar," dedi. "Bu bir ilan-ı harptir."
Kedi esnedi.
Devam edecek…
Yazar: Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)