Gülbahar Apartmanı heyeti Lale Apartmanı'nın kapısında; paspasın önünde lacivert tasmalı sarman kedi, kapıda bıyıklı yönetici ve gümüş saçlı Ayten Hanım, duvarda geri verilmemiş kar küreği

Hayri Bey'e göre bir savaş ilanı, yazılı olmadığı sürece hükümsüzdü. Bu yüzden ilan-ı harbin ertesi günü yaptığı ilk iş, bir nota yazmak oldu.

Notayı pazartesi akşamı asansörün yanındaki panoya astı. Başlığı "LALE APARTMANI YÖNETİMİNE RESMÎ YAZI (TASLAK)" idi; altında üç madde vardı. Birinci madde, kedinin Gülbahar Apartmanı tarafından "fiilen ve kesintisiz olarak" beslendiğini tespit ediyordu. İkinci madde, Lale Apartmanı'nın izinsiz tasma takma eylemini kınıyordu. Üçüncü madde ise, nedense, geçen kış ödünç verilen kar küreğiyle ilgiliydi.

"Kar küreğinin kediyle ne ilgisi var Hayri Bey?" diye sordu Gülay Hanım.

"Bütün ilgisi var," dedi Hayri Bey. "Bu bir örüntü meselesi. Önce küreğimizi aldılar. Şimdi kedimizi alıyorlar. Sırada ne var? Asansör aynası mı?"

Asansör aynasının kime ait olduğu hâlâ çözülmemişti, o yüzden bu argüman beklenmedik bir destek gördü.

Notanın elden teslim edilmesine karar verildi. Heyet salı akşamı altıda toplanacaktı. Hayri Bey yönetici sıfatıyla başkandı. Nermin Teyze, "elim boş gidemem" diyerek kendini ikramdan sorumlu ilan etti. Muzaffer Hoca, "metnin dilini korumak" için katıldı. Efe, kedinin en iyi arkadaşı sıfatıyla, yani bir tür tanık olarak geldi. Burak'la Ece gelmedi ama Ece, "her şeyi çekin" diyerek Burak'ın telefonunu bana tutuşturdu.

Ben neden heyetteydim, bilmiyorum. Hayri Bey "siz çevirmensiniz, diplomasiden anlarsınız" dedi. Ona edebi çeviri yaptığımı, en son bir İsveç polisiyesi çevirdiğimi ve o kitapta kimsenin bir şeyi diplomasiyle çözmediğini, herkesin sırayla buzlu bir göle düştüğünü söyledim. Hayri Bey bunu tutanağa "deneyimli" diye geçirdi.

Salı akşamı altıyı beş geçe yolun karşısına geçtik. Toplam on iki metre. Hayri Bey yürürken notayı iki kez okudu.

Lale Apartmanı'nın kapısını Necdet Bey açtı.

Necdet Bey, Lale'nin yöneticisiydi. Emekli gümrük memuruydu ve hayatta iki şeye inanırdı: mühür ve fotokopi. Hayri Bey'le on beş yıldır birbirlerine "Necdet Bey" ve "Hayri Bey" demekten öte tek kelime etmemişlerdi. İki apartman arasında bu, bir tür soğuk barış sayılırdı.

"Hayri Bey," dedi Necdet Bey.

"Necdet Bey," dedi Hayri Bey.

Bir süre sadece birbirlerine baktılar. Nermin Teyze poğaça tabağını öne uzattı ama ikisi de görmedi.

"Size resmî bir yazımız var," dedi Hayri Bey ve notayı uzattı.

Necdet Bey notayı aldı, gözlüğünü taktı, okudu. Üçüncü maddeye gelince kulakları kızardı. "Kürek," dedi, "zaten iade edilecekti. Bahar gelince."

"Bahar geçti Necdet Bey. Yaz da geçti. Şu an ekim."

"Bir sonraki bahar."

Tam o sırada, iki yöneticinin ayakları arasından, kimseye sormadan, iri, sarman, beyaz patili bir kedi geçti ve Lale Apartmanı'nın paspasının ortasına oturdu. Lacivert tasması kapı lambasının altında parladı.

"Profesör!" dedi içeriden bir kadın sesi.

Merdivenden gümüş saçlı, ince çerçeveli gözlüklü, mor hırkalı yaşlı bir kadın indi. Kedinin yanına eğildi, başını okşadı, sonra bizi fark etti. "Aa," dedi. "Misafir mi var?"

"Daire 3," dedi Necdet Bey, bir dosya numarası okur gibi. "Ayten Hanım. Kedinin..." Durdu. Kelimeyi bulamadı.

"Sahibi," dedi Ayten Hanım gülümseyerek.

"Velisi," dedi Muzaffer Hoca aynı anda.

Herkes Muzaffer Hoca'ya döndü. Muzaffer Hoca kravatını düzeltmedi. Bunu fark ettim, çünkü onu kravatını düzeltmeden konuşurken ilk kez görüyordum. Bakışları Ayten Hanım'daydı; yüzünde, çok eski bir kitabın ilk sayfasını yeniden açmış birinin ifadesi vardı.

"Ayten," dedi yavaşça. "Ayten Sezgin? Kabataş Lisesi, 1974?"

Ayten Hanım gözlüğünü burnunun ucuna indirdi. Bir süre baktı. "Muzaffer?" dedi. "Edebiyat kulübündeki Muzaffer? Bana Tanpınar'dan şiir okuyup sonra 'Tanpınar aslında romancıdır' diye kırk dakika ders veren Muzaffer?"

"Kırk dakika değildi," dedi Muzaffer Hoca. "Otuz beş."

Bu kısmı tutanağa geçirip geçirmeyeceğine karar veremeyen Hayri Bey, kalemini havada tuttu.

Ayten Hanım hepimizi içeri davet etti. Necdet Bey itiraz edemedi, çünkü Lale'nin yönetim planında misafir kabulüyle ilgili bir madde yoktu; kontrol ettiğini sonradan söyledi. Ayten Hanım'ın dairesi kitap doluydu. Masada, sehpada, hatta pencere pervazında yığınlar vardı. Kedi doğrudan masaya atladı ve en üstteki kâğıt yığınına oturdu.

"Bu yüzden Profesör diyorum," dedi Ayten Hanım. "Kırk yıl üniversitede kimya okuttum. Emekli olunca bir kitap yazmaya başladım. Bu efendi her gün gelip tam üzerinde çalıştığım sayfaya oturuyor. Hakem gibi. Okumuyor ama reddediyor."

"Bende de Tanpınar'ın üstüne oturur," dedi Muzaffer Hoca, sesi hafifçe titreyerek.

"Demek ki zevki var," dedi Ayten Hanım.

Nermin Teyze poğaçaları sehpaya bıraktı ve sonunda biri bir tane aldı: Ayten Hanım. Nermin Teyze bunu kişisel bir zafer saydı ve o andan sonra Lale Apartmanı'na karşı tutumu gözle görülür biçimde yumuşadı.

Hayri Bey boğazını temizledi. "Hanımefendi," dedi. "Gelişimizin sebebi şu. Bu kedi, tespitlerimize göre, Gülbahar Apartmanı'nın altı dairesi tarafından altı ayrı isimle beslenmektedir. Paşa, Latte, Hamdi Bey, Şimşek, Pazartesi ve..." Cemal Efendi'nin koyduğu ismi söylemek istemedi. "Ve Bu."

"Bu?"

"Kapıcımız öyle diyor."

Ayten Hanım güldü. Sonra Necdet Bey'e baktı. Necdet Bey yere baktı.

"Hayri Bey," dedi Ayten Hanım nazikçe. "Sizce bu kedi gününün tamamını sizin apartmanda mı geçiriyor?"

İşte o anda, kapının aralığında, merdiven boşluğunda yavaş yavaş bir kalabalık biriktiğini fark ettik. Daire 1'den kucağında bebeğiyle genç bir anne. Daire 2'den iki üniversiteli. Daire 4'ten emekli bir gemi kaptanı. Daire 5'ten kalabalık bir aile. Hepsi "sesler geldi" diyerek aşağı inmişti.

"Tarçın," dedi genç anne.

"Pıtırcık," dedi üniversitelilerden biri.

"Kaptan," dedi emekli kaptan. "Kendi rütbemi verdim. Bence bir onur."

"Biz ona Köfte diyoruz," dedi Daire 5'ten bir çocuk.

Nermin Teyze bir anda dikleşti. "Köfteyi ben veriyorum," dedi. "Siz isim olarak mı kullanıyorsunuz?"

"Bir de Necdet Bey'in kendine has bir ismi var," dedi Ayten Hanım. "Ama söylemiyor."

Herkes Necdet Bey'e döndü. Necdet Bey yere bakmaya devam etti. Sonra çok alçak bir sesle, gümrükte otuz yıl beyanname okumuş biri gibi, "Kaçak," dedi. "Her gün yolun karşısına geçiyor. Beyansız."

Hayri Bey defterini açıp saydı. Ben kafamdan saydım. Efe parmaklarıyla saydı.

"On iki," dedi Efe. "On iki isim. İki apartman."

"Bir kedi," dedi Ayten Hanım.

Bir sessizlik oldu. On beş yıllık soğuk barış, aynı kediyi on iki ayrı isimle besleyen iki apartmanın mahcup sessizliğine dönüştü. Hayri Bey'le Necdet Bey birbirine baktı. Bu kez başka türlü baktılar: aynı kasa açığını aynı anda bulmuş iki muhasebeci gibi.

"Tasmayı neden taktınız?" diye sordum. Kendi sesimi duyunca şaşırdım. Heyetteki ilk cümlemdi.

Ayten Hanım kedinin sırtını okşadı. "Geçen hafta veterinere götürdüm," dedi. "Kısırlaştırmak için. Sokakta bu kadar dolaşan bir erkek kedi, bilirsiniz, kavga eder, yaralanır. Tasmayı da dönüşte taktım, kaybolursa biri arasın diye."

"Veteriner ne dedi?" diye sordu Efe, sanki annesi yerine soruyormuş gibi ciddi bir sesle.

Ayten Hanım bir an durdu. Sonra gözlüğünü çıkarıp hırkasının ucuyla silmeye başladı. Bir kimya profesörünün beklenmedik bir deney sonucunu açıklamadan önce yaptığı şey buydu.

"Veteriner," dedi, "kısırlaştırmaya gerek olmadığını söyledi."

"Neden?" dedi Hayri Bey.

"Çünkü," dedi Ayten Hanım, "Profesör bir bey değil."

Muzaffer Hoca'nın elindeki çay bardağı tabağına çarptı.

"Profesör bir hanımefendi," dedi Ayten Hanım. "Ve iki hafta içinde doğum yapacak. Veteriner dört ile altı yavru arası bekliyor."

Odada kimse konuşmadı. Paşa, Hamdi Bey, Kaptan, Profesör. Bütün o ağırbaşlı, rütbeli, bıyıklı isimler havada asılı kaldı. Nermin Teyze elini göğsüne koydu. "Paşa'm," dedi, "kız mıymış?"

"Sizin veteriner kilosuna bakmış," dedi Ayten Hanım, Efe'ye dönerek. "Bizimki karnına baktı."

Efe defterini açtı. Şimşek'in resminin altına, kurşun kalemle, özenle "+ 4-6 KARDEŞ" yazdı.

Hayri Bey ise tutanağına döndü. Uzun süre bir şey yazmadı. Sonra kalemini Necdet Bey'e uzattı. On beş yılda ilk kez. Necdet Bey kalemi aldı, cebinden bir mühür çıkardı ve tutanağın altına, Gülbahar'ın imzasının yanına bastı.

"Ortak toplantı," dedi Hayri Bey.

"Ortak toplantı," dedi Necdet Bey.

Kedi, yani Paşa, Latte, Hamdi Bey, Şimşek, Pazartesi, Bu, Tarçın, Pıtırcık, Kaptan, Köfte, Kaçak ve Profesör Hanım, kâğıtların üstünde ağır ağır döndü, yan yattı ve on iki isminin hiçbirini umursamadan uyudu.

Asıl soruyu kimse sesli sormadı ama hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk:

Yavrular kimin olacaktı?

Devam edecek…

Yazar: Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)