
Gece saat ikide, bir apartmanın yöneticisine ulaşmanın en kısa yolu telefon değil, merdivendir. Bunu o gece öğrendim.
Kediye "hemen geliyorum" dedim. Bana inanmadı ama itiraz da etmedi. Terliklerimi giydim, merdivenleri ikişer ikişer indim ve Daire 1'in kapısını çaldım. Önce hafifçe, sonra bir çevirmenin cesaret edebileceği kadar sertçe.
Hayri Bey kapıyı iki dakika sonra açtı. Çizgili pijamasının üstüne bir hırka almıştı ve elinde, inanın bana, tutanak defteri vardı. Uyurken de yanında tuttuğunu sonradan öğrendim.
"Daire 6," dedi. Beni hemen tanımasına şaşırdım. Sonra fark ettim ki bütün apartmanda gece ikide kapısını çalabilecek tek kişi bendim; eleme yöntemiyle bulmuştu.
"Geldi," dedim. "Kedi. Bende. Masanın altında. Kutuda."
Hayri Bey defterini açtı ve saate bakmadan yazdı: "02.07." Sonra durdu. "Hangi kutu? Sizin kutunuz kayıtlı değil."
"Biliyorum."
"Protokol dışı bir bölge," dedi, bir muhasebecinin hesapta olmayan bir kalemi gördüğü zamanki sesiyle. Sonra yüzü değişti. Kalemi bıraktı. "Doğuruyor mu?"
"Galiba başlıyor."
Hayri Bey bir an hareketsiz kaldı. Sonra, on beş yıllık yöneticiliğinde muhtemelen ilk kez, bir tutanak tutmadan karar verdi. "Protokol gereği," dedi, "karşı tarafa haber vermemiz lazım."
"Necdet Bey'in numarası sizde var mı?"
Hayri Bey yere baktı. Yoktu. On beş yıldır yoktu.
Böylece gece ikiyi on dört geçe, iki kişi, biri pijamalı biri terlikli, Gülbahar ile Lale arasındaki on iki metreyi yürüdük. Sokak lambası yanıyordu. Tam altına gelince Hayri Bey durdu, bana döndü ve fısıldadı: "Kırk santim." Ne demek istediğini anladım. Tarafsız bölgeden geçiyorduk.
Lale'nin kapısında Hayri Bey zile uzandı ve parmağı havada kaldı. Gece ikide bir yöneticinin başka bir yöneticinin zilini çalmasının, iki apartman tarihinde nasıl kayda geçeceğini düşünüyordu. Ben düşünmedim. Zile bastım.
Lale'nin merdiven ışığı yandı. Sonra bir pencere. Sonra bir pencere daha. Necdet Bey kapıyı lacivert bir sabahlık ve tam takım gözlükle açtı. Elinde mühür yoktu, ki bu onun için çıplak sayılırdı.
"Hayri Bey."
"Necdet Bey. Doğum başladı. Daire 6'da."
Necdet Bey'in kaşları kalktı. "Daire 6'nın kutusu kayıtlı değil."
"Biliyoruz," dedik ikimiz birden.
Ondan sonrasını kimse planlamadı. Necdet Bey merdivene seslendi, Ayten Hanım'ı uyandırmak için. Ayten Hanım'ı uyandırmaya gerek yoktu; mor hırkası ve bir çanta dolusu temiz havluyla zaten aşağı iniyordu. "Kedi pencereden çıktığından beri uyumadım," dedi. "Bir kimyacı reaksiyonun ne zaman başlayacağını bilir." Arkasından Kaptan indi, elinde bir termos. Arkasından iki üniversiteli, biri uyanık biri uyuyarak. Arkasından Daire 5'in beş çocuğu, sırayla, pijama boylarına göre dizilmiş gibi.
Gülbahar'a döndüğümüzde Gülbahar zaten ayaktaydı. Lale'nin zil sesi yolun karşısından duyulmuştu. Cemal Efendi bodrumdan çıkmış, merdiven otomatiğine bir kibrit çöpü sıkıştırmıştı ki ışık sönmesin. Nermin Teyze sahanlıktaydı, elinde bir şişe sıcak su ve eski bir yün battaniye. Efe annesinin elinden kurtulmuş, oyuncak stetoskopu boynunda, "ŞİMŞEK'İN HASTANESİ" yazan kutusunu kucağına almış bekliyordu. Kutunun boş kalacağını anlamıştı ama yine de getirmişti; belki lazım olur diye.
Burak'la Ece en son geldi. Ece'nin telefonunun ışığı merdiveni aydınlattı.
"Canlı yayın yok," dedi Ayten Hanım, çantasını açmadan.
"Ama on iki bin kişi..."
"On iki bin kişi uyusun. Bir kedi doğum yapıyor. Seyirci istemez."
Ece bir an düşündü, sonra telefonu indirdi. Sonra yeniden kaldırdı ve sadece kapalı kapımın fotoğrafını çekti. Altına sonradan şunu yazacaktı: "Bu kapının arkasında bir şey oluyor." O fotoğraf, hesabın tarihinde en çok beğeni alan gönderi oldu. Kapıdan başka hiçbir şey görünmüyordu.
Benim dairem iki oda bir salondur. Gece saat ikiyi yirmi geçe, o iki oda bir salona, iki apartmanın yirmi üç sakini sığmaya çalıştı. Ayten Hanım hepsini, bir laboratuvarı boşaltır gibi, kibarca ama itiraz kabul etmeyen bir sesle dışarı çıkardı.
"İçeride sadece bir kişi kalacak," dedi.
Herkes kendini işaret etti.
"Kedinin seçtiği kişi," dedi Ayten Hanım ve bana baktı.
Böylece ben, on bir yıldır çöpü gece yarısı indiren Daire 6, kendi çalışma odamın yerinde, masanın altındaki kutunun yanında, bağdaş kurup oturdum. Ayten Hanım kapının eşiğinde, yarı içeride yarı dışarıda durdu; ne bilim insanı olarak çekilebiliyordu ne de kedinin kararına saygısızlık edebiliyordu. Arkasında, koridorumda, merdivende, sahanlıkta, iki apartman sessizce yerleşti.
Kedi bana baktı. Ben ona baktım. Sonra gözlerini kapadı ve işine döndü. Bende yapacak bir şey olmadığını o benden önce anlamıştı.
Ayten Hanım fısıldayarak talimat veriyordu, ben de o talimatları kapının dışına aktarıyordum. Tuhaf bir iş bölümüydü. Ayten Hanım "Gayet normal, ilk evre," dediğinde ben merdivene "Her şey yolunda" diyordum. Ayten Hanım "Su kabını biraz yaklaştır," dediğinde, Nermin Teyze'nin sesi merdivenin üçüncü basamağından geliyordu: "Ilık mı olsun?" Ve Kaptan termosundan bir bardak ılık su dolduruyor, el ele, koridor boyunca bana kadar geliyordu. Hayri Bey beni yine tercüman ilan etmişti. Bu kez kimse gülmedi.
Saat üçte koridorda kimse konuşmuyordu ama kimse uyumuyordu da. Lale'nin üniversitelileri telefonlarından hafif bir müzik açtı, "doğum için rahatlatıcı" diye. Ayten Hanım kapıdan başını çıkarıp onlara baktı. Müzik kapandı. Kaptan termosu elden ele dolaştırdı ve gemide gece nöbeti nasıl tutulur, sesini hiç yükseltmeden anlattı: dört saat nöbet, sekiz saat istirahat, ve kimse köprüüstünde uyumaz. Efe hemen bir nöbet çizelgesi çizdi. Çizelgede herkesin adı vardı, kendi adı her satırda.
Saat üçü on iki geçe, ilk yavru geldi.
Küçüktü. Islaktı. Bir avuç bile değildi. Anne onu hemen yalamaya başladı, sanki bunu yüzlerce kez yapmış gibi. Ben nefesimi tuttuğumu ancak bıraktığımda fark ettim.
Başımı kapıya çevirdim. "Bir," dedim.
Koridordan bir fısıltı dalgası geçti. Alkış değildi; alkışın gece üçte, yirmi üç kişi tarafından, ses çıkarmadan yapılan hâliydi. Hayri Bey defterine yazdı: "03.12 — 1." Necdet Bey yanındaki basamakta oturuyordu. Mührünü ne zaman getirmişti, kimse bilmiyordu ama getirmişti. Satırın yanına bastı.
"Ses yapmayın Necdet Bey."
"Mühür sessizdir Hayri Bey."
İkinci yavru on dokuz dakika sonra geldi. Üçüncüsü yirmi beş. Her seferinde başımı çevirip bir sayı söyledim ve her seferinde koridordan o sessiz dalga geçti. Nermin Teyze her sayıda bir dua okudu, her seferinde biraz daha uzun. Muzaffer Hoca merdivenin en üst basamağında, Ayten Hanım'ın boşalttığı yerde, dizlerinin üstünde "Huzur"la oturuyordu. Kitabı açmamıştı. Sadece tutuyordu.
Dördüncü yavrudan sonra uzun bir sessizlik oldu.
Kedi yan yattı, dört yavruyu karnına çekti ve gözlerini kapadı. Ayten Hanım eşikten eğildi, uzun uzun baktı. "Sanırım bu kadar," dedi alçak sesle. "Dört. Veterinerin alt sınırı."
Bunu merdivene aktardım. Koridorda hafif bir hayal kırıklığı dolaştı. On dört talep, dört yavru. Hesap hızla yapıldı. Kimse sesli söylemedi ama Lale Daire 5'in beş çocuğu birbirine baktı ve en küçüğü sessizce ağlamaya başladı.
İşte o anda, bütün gece birbirine tek kelime etmemiş iki adam, aynı basamakta, aynı şeyi yaptı.
Necdet Bey cebinden bir kâğıt çıkardı, bir numara yazdı ve Hayri Bey'e uzattı. "Protokol gereği," dedi. "Bir dahaki sefere gece ikide zile basmayın."
Hayri Bey kâğıdı aldı, defterinin arka kapağının içine, çok özenle, sanki bir senet saklar gibi sıkıştırdı. Sonra kendi numarasını yazıp verdi. "Protokol gereği," dedi.
On beş yıl. On iki metre. Bir numara.
Bu kısmı tutanağa kimse geçirmedi. Ben burada geçiriyorum.
Sonra Hayri Bey, saat dörde doğru, defterine yazdı: "Toplam: 4." Necdet Bey mühürledi. Ayten Hanım insanları evlerine göndermeye başladı. Kimse gitmedi. Herkes merdivende biraz daha yer açtı, biraz daha yaslandı. Cemal Efendi semaveri bodrumdan getirdi, merdivenin sahanlığına kurdu ve bu kez bardakları kimsenin yoklamasını beklemeden dağıttı.
Ben kutunun yanında oturmaya devam ettim. Dört yavru, İsveç polisiyesinin dört taslağının üstünde, annelerinin karnına gömülmüş uyuyordu. Birinci taslağın üstünde biri, ikincinin üstünde biri, üçüncünün, dördüncünün. Sanki her biri kendi versiyonunu seçmişti. Hiçbiri buzlu göle düşmüyordu.
Saat altıya doğru, pencereden ilk gri ışık girerken, uzaklardan sabah ezanı başladı. Merdivende uyuklayanlar kıpırdandı. Cemal Efendi her sabah olduğu gibi çöpleri toplamak için kalktı. Kapımın önünden geçerken, alışkanlıkla, bir an durdu ve içeri baktı.
Kedi o sırada yeniden doğruldu.
Ayten Hanım eşikte uyuyakalmıştı. Onu uyandırmadım. Sadece izledim. Ve bu kez çok çabuk oldu: küçücük, diğerlerinden daha küçük, zifiri siyah bir yavru. Sarman bir annenin, dört sarman yavrunun yanında, gecenin son kalan parçası gibi.
Cemal Efendi kapının aralığından eğildi. Gözleri hafifçe kısıldı.
"Bu da geldi," dedi.
Ve ezanın ortasında, merdivenin her basamağından aynı anda, iki apartmanın yirmi üç sakini uyandı.
"Beş!" dedi Efe, hepimizden önce, parmaklarıyla sayarak.
Hayri Bey defterini açtı. "Toplam: 4" yazıyordu ve altında Necdet Bey'in mührü vardı. Mühürlü bir belgede düzeltme yapmak, Hayri Bey'in bütün meslek hayatı boyunca kaçındığı tek şeydi. Kalemi havada kaldı.
Necdet Bey, uykulu gözlerle, defteri kendine çekti. "Şerh düşeriz," dedi.
Nermin Teyze, bütün gecenin yorgunluğuyla, merdivenden başını kaldırdı ve gülümsedi. Şerhin ne olduğunu artık biliyordu.
Herkes evine sabah yedide dağıldı. Sokak lambası söndü. Koridorum yeniden koridor oldu.
Saat dokuzda telefonum çaldı. Yayınevinden editörümdü. İsveç polisiyesinin son taslağının teslim günü bugündü. Taslağın nerede olduğunu sordu.
Masanın altına baktım. Dört taslak vardı, beş yavru, bir anne. Hepsi uyuyordu.
"Şu an," dedim, "biraz meşgul."
Telefonu kapattığımda ekranda yeni bir mesaj vardı. Bilmediğim bir numaradan, ama kimin olduğunu ilk kelimeden anladım:
"Daire 6. Gündem maddesi 2: Velayet. Bu akşam 20.00. Lamba altı. Kutunuz protokole kaydedilmiştir. — H."
Kedi başını kaldırdı, bana uzun uzun baktı ve yavrularını biraz daha karnına çekti.
Sanki o mesajı benden önce okumuştu. Ve sanki cevabını çoktan vermişti.
Devam edecek…
Yazar: Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)