
Velayet toplantısına, iki apartman tarihinde ilk kez, kimse kendi sandalyesini getirmedi.
Gece kimse uyumamıştı ve akşam sekizde herkes eline ne geçtiyse onu kaptı. Hayri Bey bir kamp sandalyesine oturdu; Lale'den, Kaptan'ın balkonundan geliyordu. Necdet Bey, Nermin Teyze'nin mutfak sandalyesine. Muzaffer Hoca ile Ayten Hanım aynı banka, Cemal Efendi'nin bodrumdan çıkardığı eski bir okul sırasına oturdu. Oturma düzeni yoktu. Hayri Bey bunu fark etti, defterini açtı, bir şey yazacak oldu, sonra vazgeçti.
Sokak lambası yanıyordu. Kar küreği yine lambaya dayalıydı. Kimse oraya neden koyduğunu hatırlamıyordu ama kimse kaldırmak da istemiyordu.
Kedi gelmedi. Gelemezdi; beş yavrusu vardı. Ama Gülbahar'ın en üst katında, Daire 6'nın penceresinde, lambaya bakan pervazda bir siluet vardı. Oturmuş, bizi izliyordu. Yönetim kurulunu balkondan izleyen bir patron gibi.
"Yoklama," dedi Hayri Bey. "Daire 1, ben, burada. Daire 2?"
"Buradayım evladım."
Sırayla gitti. Sonra bana geldi.
"Daire 6?"
Ağzımı açtım. Benden önce, iki apartmandan yirmi iki kişi birden cevap verdi:
"Burada."
Hayri Bey yazdı. Bu kez bana, apartmanda yaşadığımı ilk kez öğreniyormuş gibi bakmadı.
"Gündem maddesi iki," dedi. "Velayet. Mevcut durum: beş yavru. Dört sarman, bir siyah. Toplam dört, şerhli beş." Necdet Bey başını salladı. "Talep sayısı: on dört."
Necdet Bey çantasını açtı ve masaya on dört form koydu. Fotokopiydiler. Numaralandırılmışlardı. Mühürlüydüler. Sabah yedide herkes evine dağıldığında Necdet Bey'in uyumadığı, mahallenin tek kırtasiyesini açılış saatinde beklediği anlaşıldı.
"Kura," dedi. "Şeffaf. Tarafsız. Gümrükte..."
"Puan," dedi Hayri Bey ve defterinden bir tablo çıkardı. Onun da uyumadığı anlaşıldı. "Besleme geçmişi, balkon güvenliği, veteriner masrafına katkı. Gülay Hanım'ın dört yüz lirası buraya işlenmiştir."
Gülay Hanım ilk kez bir toplantıda gülümsedi.
"Sekiz hafta," dedi Ayten Hanım, ikisinin arasına. "Yavrular sekiz hafta annesinin yanında kalacak. Ondan önce kimse kimseyi bir yere götürmüyor. Ne kurayla ne puanla."
Bu, gerginliği sekiz hafta ileri attı ama azaltmadı. Ece, yavruların "Latte & Friends" hesabında ortak bir marka olacağını yeniden anlattı; bu kez sesi daha yumuşaktı, çünkü kapalı kapının fotoğrafı on dokuz bin beğeni almıştı ve Ece, gece olanların bir kısmının görünmemesinin iyi bir şey olduğunu ilk kez düşünmüştü. Lale'nin Daire 5'teki beş çocuğu yeniden hesap yaptı: beş yavru, beş çocuk, bu kez tam çıkıyordu. En küçükleri hesabın sonucunu dün geceki gözyaşlarına bir tazminat olarak sundu. Kaptan, Lostromo'nun hangi yavru olacağını çoktan belirlediğini, en çok miyavlayanın o olduğunu, çünkü lostromonun güvertede sesi en çok çıkan kişi olduğunu söyledi.
Sonra Nermin Teyze elini kaldırdı. Toplantılarda el kaldıran tek kişi oydu, her seferinde de söz almadan konuşurdu.
"Hayri Bey," dedi. "Geçen sefer kalp kriter değil dediniz. Ben de sordum, o zaman ne kriterdir dedim. Cevap vermediniz."
Hayri Bey defterine baktı. Uzun süre baktı. Bir muhasebecinin, bir hesabı kapatmadan önce son kez kontrol ettiği gibi.
"Gece ikide kapıyı kim açıyor," dedi sonunda. "Kriter bu."
Kimse itiraz etmedi. Sonra herkes aynı anda aynı şeyi fark etti. Hayri Bey defterin önceki sayfasını açtı ve okudu. Dün gecenin yoklaması oradaydı. Saat saat, basamak basamak. Yirmi üç isim.
"Kriteri karşılayan sayısı," dedi, sesi hafifçe çatallanarak, "yirmi üç."
Necdet Bey formlarına baktı. On dört formu vardı. Yirmi üç kişi için on dört form. Bir gümrükçünün kâbusuydu bu.
İşte o zaman herkes bana döndü. Hayri Bey'in bakışı geldi, sonra Necdet Bey'inki, sonra bütün lambanın altı.
"Daire 6," dedi Hayri Bey. "Tercümansınız. Ve kedi sizi seçti. Bir beyanınız var mı?"
Yukarı baktım. Pencerede siluet hâlâ oradaydı.
Bütün gün bunu düşünmüştüm. Kedi neden beni seçmişti? On bir yıldır çöpü gece yarısı indiren, kimseyle göz göze gelmeyen, ona ton balığı verip beğenmediği cümleler okuyan beni. Halka ışıklı kedievini değil, Tanpınar'ların boşalttığı rafı değil, kalorifer kazanının yanındaki çuvalı değil.
"Beni seçmedi," dedim. "Kutuyu seçti."
Lambanın altında bir sessizlik oldu.
"On iki kutu protokole kayıtlıydı," dedim. "Her biri birinindi. Benimki kimsenin değildi. Hayri Bey bile unutmuştu. Kedi kimsenin olmayan tek yeri seçti. Sonra o yere iki apartman sığdı."
Muzaffer Hoca kravatını düzeltti. Bir şey açıklamadan önce bunu yapardı ama bu sefer bir şey açıklamadı. Sadece başını salladı, sanki bir öğrencisi nihayet bir şiiri doğru okumuş gibi.
"Bakın," dedim. "Başından beri bir kedimiz vardı ve hepimiz onu besliyorduk. Sorun beslememiz değildi. Birbirimizden habersiz beslememizdi. Altı isim, sonra on iki isim, günde on iki öğün. Kimse kimseye sormadığı için." Durdum. "Bence aynı şeyi yapalım. Ama bu sefer bilerek."
Ve önerimi yaptım. Necdet Bey yazdı, Hayri Bey okudu, Muzaffer Hoca dili sadeleştirdi, Efe en alta beş küçük kedi çizdi, birini siyaha boyadı.
Her yavrunun bir evi olacaktı. Uyuyacağı, aşısının yapılacağı, kâğıtlarının duracağı bir ev. Ama hangi evin, ne kura ne puan belirleyecekti. Sekiz hafta dolunca yavrular, anneleri gibi, kendileri seçecekti. Geri kalan herkes, protokole kayıtlı biçimde, o yavrunun "komşusu" olacaktı. Tek bir nöbet çizelgesi, tek bir besleme defteri, tek bir veteriner, masrafı iki apartmanın ortak gideri. Kimse habersiz kimseyi beslemeyecekti. Herkesin bir yavrusu olmayacaktı ama herkesin bir yavrusu olacaktı.
Necdet Bey metni iki kez okudu. "Usule uygun," dedi.
Hayri Bey okudu. Kaşlarını çattı. "Bu kabul edilemez," dedi.
Bütün başlar bana döndü.
"Hayri Bey ikna oldu," dedim.
Hayri Bey bana baktı. Sonra, on beş yıllık yöneticiliğinde ilk kez, bir toplantıda güldü. Kısa, şaşkın, neredeyse utangaç bir gülüştü. Necdet Bey mührü bastı. Gülbahar ile Lale arasında, kırk santim kayık bir lambanın altında, "GÜLBAHAR-LALE ORTAK KEDİ PROTOKOLÜ" oy birliğiyle kabul edildi. Başlıktan "(GEÇİCİ)" kelimesi, Nermin Teyze'nin şerhiyle çıkarıldı.
Yukarıda, pencerede, siluet yerinden kalktı ve içeri döndü. Toplantının bittiğini bizden önce anlamıştı.
Sekiz hafta sonra ilk kar yağdı.
Seçim günü dışarıda yapılamazdı, soğuktu. Protokol bu ihtimali öngörmemişti. Necdet Bey bir ek madde yazdı, Hayri Bey onayladı ve iki apartman benim salonuma doluştu. İki oda bir salon, yirmi üç kişi. Bu sefer kimse dışarı çıkarılmadı.
Ayten Hanım yavruları halının ortasına bıraktı. Herkes yere oturdu, sessizce, kimse kimseyi çağırmadan. Kural buydu: isim söylemek yasaktı. Ki bu, bu hikâyedeki herkes için en zor kuraldı.
İlk sarman yavru doğruca Nermin Teyze'nin kucağındaki poğaça tabağına yürüdü. Poğaçaya dokunmadı, tabağın yanına kıvrıldı. Nermin Teyze ağladı ve Lale Daire 5'in beş çocuğunu kucağına çağırdı. "Her öğleden sonra bana gelin," dedi. "Köfte yok. Mama var. Size de köfte yaparım." Çocuklar bunun bir yavrudan daha iyi bir anlaşma olduğunu hemen anladılar.
İkinci yavru, Efe'nin boynundaki oyuncak stetoskopun ucunu yakaladı ve bırakmadı. Gülay Hanım, veterinere bir yıllık ödemeyi peşin yapmanın ortak gidere yazılıp yazılamayacağını sordu. Hayri Bey yazılabileceğini söyledi.
Üçüncü yavru, salonun öbür ucundaki balık sandığına girdi ve oradan bütün salona bağırdı. Kaptan selam verdi. "Lostromo," dedi. Kural ihlaliydi. Kimse itiraz etmedi.
Dördüncü yavru, uzun süre kararsız dolaştı, sonra Muzaffer Hoca'nın kucağına çıktı ve dizlerinin üstündeki "Huzur"un kapağına oturdu. Muzaffer Hoca, Ayten Hanım'a baktı. Ayten Hanım gözlüğünü hırkasıyla silmeye başladı. Velayet formuna iki isim yazıldı, iki ayrı adres. Necdet Bey bunun usule uygun olup olmadığını sormadı. Son iki ayda Muzaffer Hoca'nın her akşam saat yediyi çeyrek geçe Lale'nin merdivenlerini çıktığı, her iki apartmanda da bilinen ama hiçbir tutanakta yazmayan bir şeydi.
Beşinci yavru, siyah olanı, kimseye bakmadı. Kapıya yürüdü, kapının aralığından süzüldü ve merdivenleri, basamak basamak, tek başına inmeye başladı. Hepimiz arkasından baktık. Bodruma kadar indi. Kalorifer kazanının yanındaki eski çuvala kıvrıldı.
Cemal Efendi, yirmi üç kişinin arkasından, merdivenin başından aşağı baktı.
"Bu da gitti," dedi. Sonra, onu tanıdığımız on bir yılda ilk kez, bir şey ekledi: "Benimle." Yavrunun resmî adı, protokole o akşam "Buda" olarak geçti. Muzaffer Hoca itiraz etmeyi düşündü, sonra bunun bir kediye kahve adı koymaktan daha iyi olduğunu kabul etti.
Ece hepsini çekti. Hesabın adını "Latte & Friends"ten "Gülbahar & Lale"ye çevirdi. Burak ilk gönderinin altına bir cümle yazdı; Tanpınar'dandı. Muzaffer Hoca'dan öğrenmişti. Kimse bunu yorumlamadı ama Muzaffer Hoca o gönderiyi beğenen ilk kişi oldu. İlk kez bir şey beğeniyordu, internette.
Anne kedi bütün bu süre boyunca masamın altındaki kutuda yatıyor, olanları izliyordu.
Hâlâ iki apartman arasında dolaşıyor. Sabah Cemal Efendi'nin peynir kabuğu, öğlen Nermin Teyze'nin dizi, akşam Muzaffer Hoca'nın sayfası, gece benim pencerem. Ama artık günde üç öğün yiyor, tek bir defterde, iki mühürle. Ayten Hanım tasmanın künyesini değiştirdi. Yeni künyede şöyle yazıyor:
"Adı: Çok. Sahibi: Gülbahar ve Lale Apartmanları. Bulursanız lütfen arayınız." Altında iki telefon numarası var. Biri Hayri Bey'in, biri Necdet Bey'in. On beş yıl, on iki metre, bir künye.
Seçim gününün ertesi sabahı, kar diz boyuna çıktığında, Necdet Bey Gülbahar'ın zilini çaldı. Gece ikide değil, sabah dokuzda, usulüne uygun biçimde.
"Kar küreği," dedi. "Bahara iade."
Hayri Bey küreği lambanın dibinden aldı ve uzattı. Defterine yazdı: "Ödünç verildi." Altına, ilk kez, bir tarih yazmadı.
Benim İsveç polisiyem de teslim edildi. Beşinci taslak. Editörüm, ilk dördüne göre ne değiştiğini sordu. Olay aynıydı; kadın yine buzlu göle düşüyordu, çünkü orijinalinde düşüyordu ve bir çevirmen orijinali değiştirmez. Ama bu kez kıyıda bekleyen bir komşu vardı. Orijinalinde de varmış. Dört taslak boyunca onu görmemişim. Bu kez onun cümlelerini çevirirken acele etmedim.
Çöpü artık akşam sekizde indiriyorum. Merdivende biriyle karşılaşmamak mümkün değil. Nermin Teyze poğaça veriyor, Efe stetoskopla nabzımı ölçüyor, Hayri Bey her seferinde "Daire 6" diyor ve artık bunu bir isim gibi söylüyor.
Gece ikide pencereme hâlâ bir şey dokunuyor. Kısa, kendinden emin, biraz yorgun bir "mrr".
Pencereyi açıyorum. İçeri giriyor. Ona çevirdiğim kitaptan bir cümle okuyorum. Bazen beğenmiyor, gidiyor. Ama geri geliyor.
Ona hâlâ Pazartesi diyorum. Bugün salı. İtiraz etmiyor.
Son.
Yazar: Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)