Gece, Gülbahar ile Lale apartmanlarının arasında sokak lambasının altında katlanır masa; masada protokol kâğıtları, mühür, semaver ve poğaça, ortada karnı büyümüş sarman kedi, lambaya dayalı kırmızı kar küreği, iki yanda mutfak ve kamp sandalyeleri

Ortak toplantının nerede yapılacağı, ortak toplantıdan önce yapılan üç ayrı toplantıda tartışıldı.

Hayri Bey, Gülbahar'ın bodrum katını önerdi; Necdet Bey bunu "toprak iddiası" olarak değerlendirdi. Necdet Bey, Lale'nin giriş holünü önerdi; Hayri Bey holde bir kat fazla basamak olduğunu, bunun yaşlı sakinler için bir "erişim engeli" oluşturduğunu söyledi. İki apartmanın en yaşlı sakini Nermin Teyze'ydi ve Nermin Teyze o basamakları her sabah pazar arabasıyla, şarkı söyleyerek çıkıyordu. Ama söz bir kere söylenmişti.

Sonunda Ayten Hanım, bir kimyacının sabrıyla, iki apartmanın tam ortasını önerdi. Yolun ortasını değil; araçlar geçiyordu. İki kapının arasındaki on iki metrenin ortasında, kaldırımın kenarında duran sokak lambasının altını. Tarafsız bölge.

Necdet Bey bir şerit metre getirip ölçtü. Lamba, Gülbahar tarafına kırk santim yakındı. Hayri Bey bu kırk santimi "ileride kullanmak üzere" not etti ve kabul etti.

Toplantı perşembe akşamı sekizde başladı. Her apartman kendi sandalyesini getirdi. Gülbahar'ınkiler mutfak sandalyesiydi, Lale'ninkiler katlanır kamp sandalyesi; bu, ilk on dakika boyunca kimin daha ciddi olduğu konusunda sessiz bir rekabete yol açtı. Ortaya Cemal Efendi'nin bodrumdan çıkardığı katlanır masa kondu. Masanın üstünde iki tutanak defteri, bir mühür, bir tabak poğaça ve bir semaver vardı.

Necdet Bey geldiğinde elinde bir şey taşıyordu. Masanın yanına, lambaya dayayarak bıraktı. Kar küreğiydi.

"Bahar beklenmeden," dedi kısaca. "İyi niyet göstergesi."

Hayri Bey küreğe uzun uzun baktı. Sapını kontrol etti, ağzını kontrol etti. "Teslim alındı," dedi, ve tutanağa yazdı. Gülbahar tarafında hafif bir alkış koptu. Lale tarafı bunu fazla buldu ama sesini çıkarmadı.

Kedi tam sekizi on geçe geldi. Kimse çağırmamıştı. Lambanın ışığına girdi, masaya atladı, iki tutanak defterinin tam arasına, sanki bir sınır taşıymış gibi oturdu. Karnı bir haftada belirgin biçimde büyümüştü. Artık Paşa da, Hamdi Bey de, Kaptan da ona fazla geliyordu. O akşam herkes, kimse kararlaştırmadan, ona sadece "o" dedi.

"Gündem," dedi Hayri Bey. "Madde bir: yavruların velayeti."

"Madde bir," dedi Necdet Bey aynı anda, "kedinin beslenme düzeni."

İki yönetici birbirine baktı. Ayten Hanım araya girdi. "İkisi de aynı madde," dedi. "Önce anneyi doyurmadan yavruyu paylaşamazsınız."

Bu, beslenme düzeninin konuşulmasıyla sonuçlandı ve beslenme düzeni, olaylı geçti.

Gülay Hanım veterinerin söylediğini tekrarladı: günde en az altı öğün, bir kedi için çok fazlaydı. Hamile bir kedi için de. Hayri Bey defterini açtı ve bir hesap tablosu çıkardı. Gülbahar'daki altı daireyle Lale'deki altı daire, her biri ortalama günde bir öğün veriyordu. Kedi günde on iki öğün yiyordu.

"On iki öğün," dedi Hayri Bey, bir bilançodaki zararı okur gibi.

"Ama küçük öğünler," dedi Nermin Teyze.

"Köfte küçük değil Nermin Hanım."

"Köfte sevgidir," dedi Nermin Teyze ve kollarını kavuşturdu.

Uzun bir müzakereden sonra karar çıktı: kedi günde üç öğün yiyecekti. Sabah, öğle, akşam. Öğünler iki apartman arasında dönüşümlü verilecek, bir nöbet çizelgesine yazılacaktı. Necdet Bey çizelgeyi hemen o anda yazdı, fotokopisini yarın çekeceğini söyledi ve iki apartmanın panosuna asılmak üzere mühürledi. Köfte yasaklandı. Nermin Teyze bu kararı tutanağa "şerh düşerek" kabul etti. Şerhin ne olduğunu bilmiyordu ama Muzaffer Hoca kulağına söylemişti, kulağa ağırbaşlı geliyordu.

"Madde iki," dedi Hayri Bey. "Velayet."

Ve o anda, lambanın altında, iki apartman bir kez daha iki apartmana dönüştü.

Herkes bir yavru istiyordu. Nermin Teyze, Paşa'nın kızından bir tane istedi, "kucağıma alayım, köfte değil, mama veririm" diye söz vererek. Ece, telefonu elinde, yavrular için ayrı bir Instagram hesabı açılabileceğini, bunun da "Latte & Friends" adıyla bütün apartmanın ortak bir marka değeri olacağını söyledi. Lale'nin üniversitelileri yavrulardan birini yurtlarına götürmek istedi, sonra yurtta kedi beslemenin yasak olduğunu hatırladılar ve iki tanesini istediler, "biri diğerini saklar" diye. Kaptan, yavrulardan birine "Lostromo" diyeceğini, bunun denizcilikte bir rütbe değil bir görev olduğunu, görevin ise rütbeden daha onurlu olduğunu anlattı. Lale'nin Daire 5'teki kalabalık ailesinin çocukları, sayıları beş olduğu için her birine birer yavru düştüğünü hesapladı.

Hayri Bey defterine yazdı. Yavrular dört ile altı arasındaydı. Talepler on dördü bulmuştu.

"Kura çekelim," dedi Necdet Bey. "Gümrükte de böyle yapardık. Herkes bir form doldurur. Formları fotokopi çekeriz, numaralandırırız..."

"Puan sistemi," dedi Hayri Bey. "Kim kaç ay beslemiş, kayıtlı mı? Kimin balkonu güvenli? Bunlar kriterdir."

"Benim balkonum yok ama kalbim var," dedi Nermin Teyze.

"Kalp kriter değildir Nermin Hanım."

"O zaman ne kriterdir?"

Hayri Bey cevap vermedi, çünkü cevabı yoktu ve bunu bilen bir muhasebeci susmayı bilir.

Ben bütün bu süre boyunca masanın ucunda oturuyordum. Hayri Bey beni toplantının "tercümanı" ilan etmişti, iki apartman arasında hiçbir dil farkı olmamasına rağmen. Ona bunu söylediğimde "tonlar arasında tercüme yapacaksınız" demişti. Şaşırtıcı biçimde, haklıydı. Necdet Bey "bu teklif usule aykırıdır" dediğinde ben "Necdet Bey bunu düşünmek istiyor" diyordum. Hayri Bey "bu kabul edilemez" dediğinde ben "Hayri Bey ikna olmak istiyor" diyordum. İki yönetici bana bir süre şüpheyle baktı, sonra bunun işe yaradığını görüp ses çıkarmadılar.

Bu arada masanın öbür ucunda başka bir müzakere yürüyordu ve onu kimse tutanağa geçirmiyordu.

Muzaffer Hoca, Ayten Hanım'ın yanına oturmuştu. Hayri Bey'in oturma düzeninde Gülbahar ve Lale karşılıklı dizilmişti; Muzaffer Hoca bu düzeni sessizce, sandalyesini her on dakikada bir on santim kaydırarak bozmuştu. Saat dokuza geldiğinde Lale tarafındaydı. Kucağında, kenarları sararmış bir kitap vardı.

"Huzur," dedim, kapağı görünce.

"Elli yıl önce ona ödünç vermiştim," dedi Muzaffer Hoca, alçak sesle, bana değil kitaba. "Geri vermedi."

"Taşındım," dedi Ayten Hanım. "Sonra evlendim. Sonra Ankara'ya gittim. Sonra kırk yıl kimya okuttum. Kitap bütün bu süre boyunca bendeydi Muzaffer. Bu akşam sana getirdim."

"Elli yıl."

"Kar küreği on ay sürdü," dedi Ayten Hanım. "Edebiyat daha yavaş iade edilir."

Muzaffer Hoca kitabı açtı. İlk sayfada, mavi tükenmez kalemle, çok genç bir el yazısıyla bir isim ve bir tarih vardı. Kravatını düzeltmedi. Sadece kitabı kapattı ve iki eliyle tuttu, bir şey düşürmekten korkar gibi.

Masanın diğer ucunda kura ile puan sistemi arasındaki savaş, saat dokuz buçukta ikinci bir cepheye taşındı: doğum yeri.

Bu kez Ayten Hanım, gözlüğünü burnunun ucuna indirerek, bilimsel bir açıklama yaptı. Kediler doğumu kendi seçtikleri yerde yaparlardı. Karanlık, sessiz, sıcak, insandan uzak bir köşe. Kimse kediye doğum yerini dayatamazdı.

Bu açıklamanın amacı tartışmayı bitirmekti. Bitirmedi. Çünkü bir anda herkes kendi evinin ne kadar karanlık, ne kadar sessiz, ne kadar sıcak olduğunu anlatmaya başladı.

"Benim yatak odam kuzey cephede," dedi Nermin Teyze. "Zifiri karanlık. Gündüz bile lamba yakıyorum."

"Bizim evde ses olmaz," dedi Lale'nin üniversitelilerinden biri, ve diğeri ona dönüp uzun uzun baktı.

"Kalorifer kazanı benim duvarımın arkasında," dedi Cemal Efendi. "Kışın en sıcak yer bodrumdur." Bunu söyledikten sonra yine bir şey eklemedi ve bu, onun en güçlü argümanı oldu.

Sonunda gece saat ona doğru, iki tutanak, bir mühür ve on bir fincan çaydan sonra, Hayri Bey ile Necdet Bey ortak bir metin üzerinde uzlaştı. Ben yazdım, ikisi okudu, Muzaffer Hoca "dili sadeleştirdi", Efe en alta kedi çizdi. Metnin başlığı "GÜLBAHAR-LALE ORTAK KEDİ PROTOKOLÜ (GEÇİCİ)" idi.

Birinci madde, yavrular doğmadan velayet konusunda hiçbir karar alınmayacağını söylüyordu. İkinci madde, beslenme nöbet çizelgesini onaylıyordu. Üçüncü madde, her talep sahibinin evinde bir doğum kutusu hazırlayabileceğini, kedinin hangisini seçerse oranın "doğal doğum yeri" sayılacağını, bunun ise velayet konusunda "hiçbir öncelik hakkı doğurmayacağını" söylüyordu. Üçüncü maddenin son cümlesine herkes itiraz etti, sonra herkes kendi kutusunun seçileceğinden emin olduğu için itirazını geri çekti.

Necdet Bey protokolü mühürledi. Hayri Bey imzaladı. Kar küreği lambaya dayalı duruyordu.

Kedi bütün bu süre boyunca masanın üstünde uyumuştu. Toplantı bitince kalktı, gerindi, protokolün üstünde iki tur döndü ve aşağı atladı. Ne Gülbahar'a gitti ne Lale'ye. Lambanın ışığından çıktı ve karanlığa karıştı. Kimse peşinden gitmedi, çünkü protokol buna dair bir şey söylemiyordu.

Ertesi gün iki apartmanda toplam on iki doğum kutusu hazırlandı.

Nermin Teyze'ninki, kuzey cephedeki yatak odasında, eski bir yün battaniyeyle kaplı bir ayakkabı kutusuydu. Burak'la Ece'ninki bir tasarım mağazasından alınmış, üstünde "LATTE'S NEST" yazan, içinde halka ışık olan bir kedievi oldu. Ece onu zaten üç kez fotoğraflamıştı. Muzaffer Hoca, kitaplığının alt rafını boşaltıp Tanpınar'ları yukarı taşıdı ve oraya bir kutu koydu. Efe kendi kutusunu kendi boyadı; üstüne "ŞİMŞEK'İN HASTANESİ" yazdı ve içine oyuncak bir stetoskop bıraktı. Lale'de Kaptan bir balık sandığını zımparaladı. Necdet Bey kutusunun üstüne, kimse istemediği halde, bir dosya numarası yazdı. Cemal Efendi kalorifer kazanının yanına eski bir çuval serdi ve kimseye söylemedi.

Ben de bir kutu hazırladım. Aslında hazırlamadım. Masanın altında, eski çeviri müsveddelerimi koyduğum, ağzı açık bir karton kutu vardı zaten. İçinde İsveç polisiyesinin dört taslağı duruyordu; kimsenin buzlu göle düşmediği bir versiyonu bulmak için dört kez çevirmiştim. Kutuyu hiç düzeltmedim. Yanına bir tabak su koydum, o kadar. Benim kutum protokole kaydedilmedi bile; Hayri Bey, Daire 6'nın talep sahibi olduğunu hatırlamamıştı.

O gece saat ikide pencereme bir şey dokundu.

Kısa, kendinden emin, biraz yorgun bir "mrr".

Pencereyi açtım. İçeri girdi. Her zamanki gibi değildi; yavaştı, ağırdı, nefesi hızlıydı. Bana bakmadı. Odanın içinde iki tur attı. Halka ışıklı kedievini görmedi, çünkü o üst kattaydı. Tanpınar'ların boşalttığı rafı görmedi, çünkü o alt kattaydı. Protokole kayıtlı on iki kutunun hiçbirini görmedi.

Masanın altına girdi. Karton kutunun içine, İsveç polisiyesinin dört taslağının üstüne yattı ve bir süre öyle, gözleri açık, bana baktı.

Ben de ona baktım.

Sonra telefonumu aldım. Gece saat ikiydi ve fark ettim ki, aynı apartmanda on bir yıldır oturduğum halde, Hayri Bey'in telefon numarası bende yoktu.

Devam edecek…

Yazar: Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)