Loş bir saat tamircisi dükkânı: duvarda her biri farklı saatte durmuş eski saatler, yeşil masa lambasının ışığında açık bir çekmece; içinde tamir fişli kahverengi zarflar ve kurmalı kol saatleri, önde boş, açık bir zarf

Babamın dükkânının anahtarı, cenazeden üç gün sonra bir çilingirin avucundan geldi.

"İlhan Abi bunu bana bırakmıştı," dedi adam. "Kızım gelirse verirsin, dedi. Gelmezse de verirsin. Sonra güldü. Gelir, dedi."

Adı Selim'di. Karaköy'deki Selanik Pasajı'nda, babamın dükkânının hemen yanındaki bir metrekarelik tezgâhta anahtar kopyalıyordu. Kırk yaşlarındaydı, parmakları metal tozundan gümüş rengine dönmüştü ve bana, tanıyormuş gibi bakıyordu. Tanımazdı. Ben o pasaja on iki yıldır girmemiştim.

Camın üstündeki yazı hâlâ yerindeydi, yalnızca harflerin yarısı güneşten solmuştu: İLHAN SAAT TAMİR — 1979.

Kapıyı açtığımda ilk fark ettiğim şey ses oldu. Daha doğrusu sesin yokluğu.

Çocukken bu dükkâna girmek, bir kalbin içine girmek gibiydi. Duvarda otuz, belki kırk saat asılıydı ve hepsi aynı anda tıkırdardı. Babam onları hiçbir zaman tam olarak aynı saate kurmazdı; birkaç saniye farkla çalışırlardı, o yüzden ses hiç durmayan, yumuşak bir yağmur gibi gelirdi. Annem buna "İlhan'ın gürültüsü" derdi. Babam "Gürültü değil," derdi, "sabır."

Şimdi duvardaki saatlerin hepsi durmuştu. Ama aynı anda değil. Kimse kurmadığı için her biri, kurgusu bittiği yerde kalmıştı. Biri 4.10'u gösteriyordu, biri 11.52'yi, en büyükleri 7.25'i. Dükkân, bir haftanın farklı anlarına dağılmış gibiydi. Sanki babam ölünce zaman da ne yapacağını bilememiş, herkes kafasına göre bir yerde durmuştu.

Plan

Ben denetçiyim. İzmir'de, büyük bir firmada, başkalarının hesaplarını kontrol ederek hayatımı kazanıyorum. Bir şeyle karşılaştığımda ilk yaptığım iş onu saymaktır. Yas da dahil.

Tezgâhın üstüne bir kâğıt koydum ve yazdım:

Aletler: Bir saat koleksiyoncusuna sor. Duvar saatleri: Satılabilir. Tezgâh, raf, sandalye: Bağış. Dükkân: Ay sonunda teslim.

Ay sonu, mal sahibi Hamdi Bey'in tarihiydi. Cenazede elimi sıkmış, başsağlığı dilemiş ve aynı cümlenin içinde dükkânın bir kahve zincirine kiralanacağını söylemişti. "Babanın hatırı başkaydı kızım, ama bu pasaj artık eski pasaj değil." Otuz günüm vardı. Bana fazla bile gelmişti. Üç günde biter, diye düşünmüştüm.

Listeyi bitirdiğimde Selim kapıdaydı. Elinde iki çay vardı.

"Bir de çekmece var," dedi.

"Hangi çekmece?"

Tezgâhın altını gösterdi. Ben görmemiştim; tahtayla aynı renkteydi, sapı bile yoktu. Yalnızca küçük, pirinç bir kilit.

"İlhan Abi anahtarını kimseye vermezdi," dedi Selim. "Ben de hiç sormadım." Sonra cebinden ince bir tel çıkardı, hafifçe gülümsedi. "Ama meslek meslektir."

Kırk bir

Kilit, Selim'in elinde dört saniye dayandı.

Çekmece derindi ve içi, küçük kahverengi zarflarla doluydu. Dik, sıra sıra dizilmiş, bir kütüphanenin kitapları gibi. Her zarfın üstüne zımbayla bir tamir fişi tutturulmuştu: o eski, karbonlu, mavi mürekkebi zamanla mora dönmüş fişlerden. Üstlerinde babamın el yazısı vardı. Ad, tarih, arıza. Ve en altta, kırmızı bir damga: HAZIR.

Birini açtım. İçinden, deri kayışı kurumuş, eski bir erkek saati çıktı.

"Bunlar ne?" dedim.

"Emanet," dedi Selim. "Tamir edilmiş, sahibi gelip almamış saatler. Bazısı kırk yıldır bekliyor. İlhan Abi her pazartesi sabahı hepsini tek tek kurardı. Dükkânı açmadan önce. Ben gelirdim, o kurmaya başlamış olurdu."

"Neden?"

Selim omuz silkti. "Biri gelir de saati durmuş bulursa ayıp olur, derdi."

Çayımı tezgâha bıraktım ve yapmayı en iyi bildiğim şeyi yaptım. Saydım.

Kırk bir zarf. Kırk bir fiş.

Sonra zarfları tek tek açıp saatleri tezgâhın üstüne dizdim. Kadın saatleri, erkek saatleri, bir cep saati, bir çocuk saati, kayışı olmayan, camı yepyeni olan, arka kapağına bir şey kazınmış olan. Hepsi durmuştu. Babamın son pazartesisinden beri kimse kurmamıştı.

Kırk saat.

Bir kez daha saydım. Kırk.

Denetçilikte buna "fark" denir. Bir şey kayıtlarda var ama kasada yoktur. Ya biri yanlış yazmıştır, ya biri almıştır, ya da hikâyenin bir parçası henüz anlatılmamıştır. Benim işim, hangisi olduğunu bulmaktır.

Boş zarfı buldum. En arkadaydı, diğerlerinden biraz daha yeni bir zarfın içinde, ama fişi eskiydi. Fişin kenarları kıvrılmış, karbonu solmuştu.

Sahibi: Defne.

Tarih: 14 Haziran 1998.

Arıza: Cam kırık. Akrep yok. Kurma kolu eğik.

Ve altında, babamın tamir notları için kullandığı minik harflerle:

Kız ağlamasın.

Haziran 1998

Saati hatırladım. Hatırlamamak için çok uğraştığım bir şeyi hatırlar gibi, bir anda ve bütünüyle.

Anneannemin saatiydi. Küçük, altın kaplama, kurmalı bir kadın saati. Sekiz yaşıma girdiğimde bana vermişlerdi, bileğime büyük geldiği için babam kayışına fazladan bir delik açmıştı. O yaz annem gitti. Bir valizle, bir taksiyle, bir sabah. Ben balkondan bakarken saati elimde sıkıyordum ve taksi köşeyi dönünce, nedenini hiç bilmeden, saati yere fırlattım.

Camı kırıldı. Akrebi bir yere kaçtı, hiç bulamadık.

Babam saati yerden aldı, avucuna koydu, bir süre baktı. "Bunu yaparım," dedi. Sonra dükkâna gitti ve ben o saati bir daha hiç görmedim. Sormadım da. Sekiz yaşındaydım ve o saatin annemle birlikte gittiğine karar vermiştim.

Babamla aramızdaki şey de galiba o yaz başladı. Kavga değildi. Babam kavga eden bir adam değildi. Sadece konuşmayan bir adamdı. Annem gittikten sonra daha da az konuştu, ben de ona benzedim. Yirmi dört yaşımda İzmir'de iş bulduğumu söylediğimde tezgâhında, gözünde lupuyla bir saatin içine bakıyordu.

"Git," dedi. Lupu kaldırmadı.

Ben de gittim. Kapıda bir an durdum, lupun kalkmasını bekledim. Kalkmadı. O lupun kalkmasını, galiba on iki yıl bekledim.

Ve şimdi elimde, yirmi sekiz yıl önce açılmış bir fiş vardı. Kırmızı damga onun da üstündeydi: HAZIR. Damganın yanında, tükenmezle yazılmış bir tarih:

3 Ekim 2026.

Babam dört gün önce ölmüştü. Saatimi, ölmeden on üç gün önce bitirmişti.

Ama saat zarfta yoktu.

İlk fiş

"Bunu biliyor muydun?" diye sordum Selim'e. Sesim, istediğimden daha sert çıktı.

Fişe baktı, uzun uzun. "Hayır," dedi. "Ama son ay bir şey bitirmeye çalışıyordu. Gece geç saate kadar kalıyordu. Sorduğumda, eski bir borç, dedi."

Tezgâhın üstündeki listeye baktım. Aletler. Duvar saatleri. Bağış. Teslim. Üç günde biter, demiştim.

Kalemi aldım, listenin en altına bir satır ekledim:

Kırk emanet: Sahiplerine.

Ve bir satır daha. Daha küçük harflerle.

Bir eksik: Bul.

Selim bir şey demedi. Sadece, gitmeden önce duvardaki en büyük saati indirdi, arkasındaki anahtarı çevirdi, sarkacı parmağının ucuyla itti. Saat çalışmaya başladı. Tek bir saat, kocaman, sessiz dükkânda, inatçı bir kalp gibi.

"Pazartesi değil ama," dedi. "İlhan Abi kızmaz herhalde."

Akşam, fişleri tarihe göre dizdim. En eskisi en öndeydi:

Sahibi: Nevin Kaya. Tarih: 9 Mayıs 1987. Arıza: Kordon değişecek. Arka kapakta yazı var, silinmesin. Tel: 149 23 06.

Yedi haneli eski bir İstanbul numarası. Başına 0212 ekledim. Muhtemelen yıllar önce başkasına geçmiştir, diye düşündüm. Muhtemelen kimse açmaz.

Dördüncü çalışta biri açtı. İnce, yaşlı, temkinli bir kadın sesi.

"Alo?"

"Nevin Hanım'la mı görüşüyorum?"

Kısa bir sessizlik. "Benim. Kimsiniz?"

"Ben Defne. İlhan Usta'nın kızıyım. Karaköy'deki saatçi." Yutkundum. "Saatiniz hazır."

Hattın öbür ucunda o kadar uzun bir sessizlik oldu ki kapandı sandım. Sonra kadının sesi geldi, bu kez çok daha alçak.

"Otuz dokuz yıl oldu, kızım."

Arkamda, duvardaki tek saat tıkırdıyordu.

"Biliyorum," dedim. "Babam da biliyordu."

Devam edecek.

Yazar: Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)