
Cevdet Arslan sabah dokuzda geldi. Dükkânın kapısını ben daha açmamıştım; camın önünde durmuş, ellerini arkasında kavuşturmuş bekliyordu. Yetmişlerinde, iri, omuzları biraz çökmüş bir adam. Gri bir kasket, kolları dirsekte parlamış bir ceket. Yüzünde, bir şeyi uzun süredir ertelemiş insanların o huzursuz sabrı vardı.
"Erken geldim," dedi. "Otuz yıl sabah altıda kalktım. Bırakmıyor insanı."
İçeri aldım. Duvardaki büyük saate baktı, sonra tezgâhın üstüne, zarflara. Hasır sandalyeye oturmadı. Ayakta durdu, kasketini çıkarıp göğsüne bastırdı. Cenazelerde erkekler böyle durur.
"Başın sağ olsun, kızım."
"Sizin de."
Neden öyle dediğimi bilmiyorum. Ama başını salladı, sanki doğru cevap buymuş gibi.
Yirmi beş yıl
Zarfı uzattım. Almadı. Diğerleri gibi bekletmek için değil; elleri gerçekten kalkmadı.
"Sen aç," dedi.
Açtım. İçinden kalın, çelik kasalı, kare kadranlı bir erkek saati çıktı. Camı yeniydi. Kayışı yeniydi. Ama kasanın bir köşesi hâlâ içe doğru ezikti; babam onu düzeltmemişti. Düzeltebilirdi, biliyorum. Bir saatçi bir kasayı düzeltir. Bilerek bırakmıştı.
Saati ters çevirdim. Arka kapağa, bir kurumun bastırdığı o soğuk, düzgün harflerle kazınmıştı:
Cevdet Arslan. 25 yıl kazasız hizmet. İETT, 2002.
"Şoför müydünüz?"
"Otobüs şoförüydüm. Yirmi altı yıl. Topkapı–Eminönü, sonra Kasımpaşa hattı." Saate bakmadan konuşuyordu. "Bu saati bir törende verdiler. Müdür elimi sıktı, gazeteye fotoğrafımız çıktı. Hanım fotoğrafı kesip çerçeveletti. Bir yıl sonra bir çocuk motorla önüme çıktı."
Sustu. Kasketi elinde döndü.
"Kırmızı ışıkta geçti. Rapor da öyle dedi, şahitler de öyle dedi. Kusur benim değildi. Çocuk ölmedi, şükür. Ama bir bacağını kaybetti. On dokuz yaşındaydı." Nefes aldı. "O akşam eve geldim, bu saati bileğimden çıkardım ve balkonun mermerine vurdum. Bir kere değil. Hanım elimi tutana kadar."
Tezgâhın üstündeki fişe baktım. Arıza: Cam çatlak. Kasa ezik. Kayış kopuk. Kendisi kırmış.
"Saati babama siz mi getirdiniz?"
"Hanım getirdi. Ben bilmiyordum. Parçaları balkondan toplamış, bir mendile sarmış. Bir hafta sonra ustaya gitmiş. Ben öğrenince kızdım. O saat yalan söylüyor, dedim. Kazasız yazıyor. Ben onu takamam."
"Ve almadınız."
"Hanım gidip aldı sanıyordum. Yıllar sonra, o rahmetli olunca, bir gün sordum. Almadım, dedi. Sen almalısın, dedi. Ben de gitmedim." Kasketini tezgâhın kenarına bıraktı. "Yirmi üç yıl, kızım. Bu pasajın önünden otobüsle geçtim, yürüyerek geçtim. Bir kere bile girmedim."
Yüzüne
"Babam sizi aramış," dedim. "İkinci Ekim'de. Fişin arkasına yazmış."
Fişi çevirdim, ona doğru uzattım. Kalın, bastırılmış harfler:
Aradım — 2 Ekim. İSTEMİYOR. Ama gelsin, yüzüne söylesin.
Gözlüğünü çıkardı, taktı, okudu. Sonra güldü. Kısa, şaşırmış, neredeyse çocuksu bir gülüş.
"Bunu bana telefonda da söyledi," dedi. "İstemiyorum dedim, o zaman gel yüzüne söyle, dedi. Ben de usta, senin yüzüne niye söyleyeyim, sana kızgın değilim ki, dedim." Saati aldı. İlk kez dokundu. Kadranı kendine çevirdi. "O da bana, benim yüzüme değil Cevdet Abi, dedi. Saatin yüzüne. Gel, şuna bak, istemiyorum de. Diyebilirsen ben de atarım."
Bir saatin ön yüzüne kadran denir. Ama babam ona hep yüz derdi. "Yüzü temiz," derdi, bir saati bitirdiğinde. "Yüzü yorgun," derdi, eski bir saate bakarken. Ben bunu çocukluğumdan beri biliyordum ve fişi ilk okuduğumda aklıma bile gelmemişti. Ben bir babanın yüzünü düşünmüştüm.
Cevdet Bey saatin yüzüne uzun uzun baktı. Hiçbir şey demedi. Ben de demedim. Duvardaki büyük saat tıkırdadı ve bu kez saymadım.
"Diyemiyorum," dedi sonunda.
Ezik köşe
"Kasayı neden düzeltmemiş, biliyor musunuz?" diye sordum.
Başparmağını ezik köşenin üstünde gezdirdi.
"Biliyorum," dedi. "Bunu da on iki Ekim'de söyledi. Evime geldi, kızım."
Fişler elimde bir an durdu.
"Babam size mi geldi?"
"Kasımpaşa'ya. Akşamüstü. Kapıyı açınca tanımadım; yaşlanmış. Telefonda kabalık ettim, gönlünü alacağım diye çay koydum. Saati getirmemişti. Getirseydi kapıyı kapatırdım, bunu o da biliyordu." Saati bileğine götürdü ama takmadı, yalnızca tuttu. "Balkonda oturduk. Bana, Cevdet Abi, dedi, ben o kasayı düzeltmedim. Çünkü o ezik de senin. Kaza da senin, yirmi beş yıl da senin. Biri ötekini silmiyor. Saat ikisini birden taşıyabilir. Sen de taşıyabilirsin."
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
"Bunu sana söylemek istemezdim belki," dedi Cevdet Bey, "ama o akşam bir şey daha gösterdi."
Göğsünün sol tarafına, ceketin iç cebine dokundu. Babamın hareketini taklit ediyordu. Hiç fark etmeden.
"Cebinden küçük bir saat çıkardı. Kadın saati. Altın rengi, küçücük. Camı yepyeni. Akrebi yeni. Kurma kolunu da düzeltmiş, iğne gibi durdu. Bunu da benim kızım kırmıştı, dedi. Sekiz yaşındaydı. Yirmi sekiz yıl yapamadım, dedi. Yapamadığım için değil, kızım. Elim varmadı."
Boğazımda bir şey düğümlendi. Yutamadım.
"Ne zaman, dedim, ne zaman götüreceksin? Cuma akşamı, dedi. Otobüsle. Uçağa binmem, dedi, ölürsem yerde öleyim." Cevdet Bey başını iki yana salladı. "Ben de güldüm. Usta, dedim, sen dönünce gelirim, saatimi alırım. Söz. Elimi sıktı. Söz, dedi."
Otuz yedi
Saati bileğine taktı. Kayış tam oldu; babam bileğini görmeden, 2003'teki mendilin içindeki kopuk kayıştan ölçüyü çıkarmıştı.
Kurma koluna dokundu. "Ben bunu hiç kurmadım," dedi. "Pilli sanıyordum."
"Kurmalı," dedim. "Saat yönünde çevirin. Durunca bırakın. Zorlamayın."
Çevirdi. Saat çalışmaya başladı. Kulağına götürmedi; sadece bileğini önüne tuttu, çocuğa bakar gibi baktı.
"Yüzüne söyleyecektim," dedi. "Usta dönünce. Tamam, alıyorum diyecektim, istiyorum diyecektim. Söyleyemedim."
"Saatin yüzüne söyleyin," dedim. "Babam öyle istemişti."
Bana baktı. Sonra kadrana eğildi, çok alçak bir sesle, kimsenin duymaması gereken bir şey söyler gibi:
"İstiyorum."
Kasketini aldı, kapıda durdu. Çıkmadan önce, dükkânın içine son bir kez baktı.
"Cuma akşamı," dedi. "Esenler'den, gece on bir buçukta. Biletini cüzdanından çıkarıp gösterdi bana, mavi bir biletti. Yolcu gibi sevinmişti."
Gitti. Duvardaki büyük saat tıkırdadı.
Listemi açtım. Otuz sekiz yazan satırın üstünü çizip Otuz yedi yazdım. Sonra kalemi bırakıp uzun süre kâğıda baktım.
Babam bir cuma ölmüştü. On altı Ekim'de. Haberi Selim telefonla vermişti. Cenazeye ertesi sabah, uçakla yetişmiştim, babamın binmediği uçakla. Denetçiydim, her şeyi sorardım. Ama o gün hiçbir şey sormamıştım. Ne saatini, ne yerini. Hastanenin bana verdiği poşeti de açmamıştım. Babamın gözlüğü, cüzdanı, anahtarlığı. Babamın evinde, kapının yanındaki sandalyenin üstünde, bir haftadır duruyordu.
Ve cebinde, sol tarafta, bir saat olmalıydı.
Telefonu aldım ve Selim'in numarasını çevirdim. Duvarın öbür tarafında, bir metrekarelik tezgâhında açtı.
"Selim," dedim. "Babam nerede öldü?"
Devam edecek.
Yazar: Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)