
Nevin Hanım dükkâna gelemezdi. Telefonda bunu iki kez söyledi; birincisinde dizlerini, ikincisinde merdivenleri bahane etti. Üçüncü kez sorduğumda bir süre sustu, sonra "Ben o pasaja bir kere gittim, kızım," dedi. "Bir daha gitmem."
Adresi kâğıda yazdım. Kuzguncuk, yokuşun başında, yeşil kapılı ahşap bir ev. Ertesi sabah zarfı çantama koyup Karaköy'den vapura bindim.
Zarf hafifti. İçinde kalın, çelik kasalı bir erkek saati vardı. Kadranı sararmış, rakamları incecikti. Kayışı yeniydi ama: dar, koyu kahverengi, el dikişli bir deri kayış. Bir kadın bileğine göre kesilmişti. Fişte babamın el yazısıyla Kordon değişecek. Arka kapakta yazı var, silinmesin yazıyordu. Altına, aynı kalemle, minik bir not daha düşülmüştü: Bilek 14,5.
Vapurda saati avucuma aldım ve tıkırtısını dinledim. Babam onu otuz dokuz yıl boyunca her pazartesi kurmuştu. Hesapladım: iki binden fazla pazartesi. Sonra kendime kızdım. Her şeyi saymak zorunda değilsin, Defne.
Yeşil kapı
Kapıyı açan kadın küçük, dimdik ve beyaz saçlıydı. Saçlarını tek bir tokayla tepesinde toplamıştı. Seksenini geçmiş olmalıydı. Gözleri önce yüzüme, sonra çantama gitti.
"İlhan'ın kızı," dedi. Soru değildi. "Gözlerin onun gözleri. Gel."
Salon denize bakıyordu. Pencerenin önünde iki koltuk, aralarında küçük bir sehpa, sehpanın üstünde de çerçeveli bir fotoğraf duruyordu: bıyıklı, gülen bir adam, elinde bir şapka, arkasında bir vapur. Duvarda saat yoktu. Evin hiçbir yerinde saat yoktu. Bunu hemen fark ettim, çünkü babamın kızıyım.
Çay koydu. Zarfı sehpaya bıraktım. Hemen açmadı.
"Kemal'in saatiydi," dedi. "Nişanda ben almıştım. O zamanlar bir memur maaşından fazlaydı, annemin bileziğini bozdurdum. Kemal hep geç kalırdı. Vapura geç kalırdı, sinemaya geç kalırdı, nikâhımıza bile on dakika geç kaldı. Saat alırsam düzelir sandım." Güldü. "Düzelmedi. Ama hiç çıkarmadı."
"Arkasında yazı var," dedim.
"Var." Zarfı nihayet aldı ama yine açmadı, kucağına koydu. "Kemal 1987 baharında öldü. Kalp. Elli iki yaşındaydı. O sabah da işe geç kalmıştı, koşarken düşmüş. Saat bileğindeydi; hastaneden bir poşet içinde verdiler, gözlüğüyle, cüzdanıyla birlikte."
Sesi hiç titremiyordu. Otuz dokuz yıl boyunca bu cümleleri cilalamış gibi.
"Bir ay sonra Karaköy'e gittim. Kayışı benim bileğime göre yapsınlar, takacağım, dedim. İlhan'ı bir komşu önermişti, gençti o zaman, yeni dükkân açmıştı. Saati aldı, bileğimi ölçtü, kâğıda yazdı. Arkadaki yazıyı okudu, bir şey demedi. Bir haftaya hazır olur, dedi."
"Ama gelmediniz."
"Geldim." Bana baktı. "Bir hafta sonra geldim. Bir ay sonra yine geldim. Sonra bir yıl sonra bir daha. Üçünde de baban 'Hazır değil, Nevin Hanım,' dedi."
Kaşlarımı çattım. "Fişte bir haftaya hazır yazıyor. Damga da var."
"Biliyorum." Fincanını tabağına bıraktı. "Üçüncüsünde ben de bildim. Kayış rafın üstünde duruyordu, yeni, dikilmiş. Saat tezgâhın üstündeydi, çalışıyordu. Baban yüzüme baktı ve yine 'Hazır değil,' dedi. Ben de dükkândan çıktım ve ağladım. Kemal öldüğünden beri ilk kez ağladım, kızım. Pasajın ortasında, herkesin önünde."
Bir süre ikimiz de konuşmadık. Vapur düdüğü duyuldu.
"Saati takarsam her sabah bakacaktım," dedi. "Bakınca da onu bekleyecektim. Geç kalan bir adamı. Ölmüş olmasına rağmen. Baban bunu benden önce anlamış. Hazır olan saat değil, ben değildim."
"Peki sonra?"
"Sonra ben de gitmedim. O da aramadı. Ara ara düşündüm, acaba attı mı diye. Atmadığını biliyordum ama." Elini zarfın üstünde gezdirdi. "Bir saatçi bir saati atmaz. Hele böyle bir adam."
Arka kapak
Zarfı açtı. Saati çıkardı, ters çevirdi ve arka kapağa uzun uzun baktı. Sonra bana uzattı.
Çeliğin üstüne, zamanla yumuşamış, el yazısını taklit eden ince harflerle kazınmıştı:
Geç kalırsan beklerim. N.
Saati geri verdim. Takmasına yardım etmemi istedi; parmakları tokayı tutamıyordu. Kayışı bileğine sardım ve tokanın dili, kayışın son deliğine, tam oturdu. Deliğin kenarı ötekilerden daha temizdi. Sonradan açılmıştı.
Elim durdu. Sekiz yaşındaydım, anneannemin saati bileğime büyük geliyordu ve babam kayışa fazladan bir delik açmıştı. Masanın başında, bizim mutfakta, tığ gibi ince bir aletle. Dilimi dişlerimin arasına sıkıştırarak onu izlediğimi hatırladım.
"Ne oldu?" dedi Nevin Hanım.
"Hiç," dedim. "Tam oldu."
Bileğini kaldırdı, kulağına götürdü ve dinledi. Gözlerini kapadı.
"Otuz dokuz yıl bu sesi duymamak için evde saat tutmadım," dedi. "Şimdi bakıyorum da, korktuğum kadar değilmiş. Sadece bir ses. Kemal'in sesi değil. Zamanın sesi." Gözlerini açtı. "Baban bunu bilsin isterdim."
"Biliyordu," dedim, ikinci kez. Bu kez nedenini de biliyordum.
Arkada bir not
Kalkarken, çantamdaki boş zarfı geri vermek için fişi kopardım ve o zaman fark ettim. Fişin arkasına da bir şey yazılmıştı. Mavi tükenmezle, yeni, mürekkebi hâlâ parlak:
Aradım — 6 Ekim. Açmadı. Tekrar ara.
Nevin Hanım'a gösterdim. Uzun uzun baktı.
"Ekimin başında bir gün telefon çaldı," dedi yavaşça. "Bilmediğim bir numara. Bu yaşta bilmediğin numaraları açmazsın, ya bir şey satarlar ya kötü haber verirler." Durdu. "Açsaydım..."
Cümlesini bitirmedi. Ben de bitirmesini istemedim.
Kapıda elimi tuttu. Elleri soğuktu ama sıkıydı. "O pasaja bir daha gitmem dedim," dedi. "Ama sen bir gün kapattığında, kapatmadan önce bana haber ver. Kapısında durup bir kere bakarım. Ağlamadan."
Otuz dokuz
Dönüş vapurunda fişleri çantamdan çıkardım ve tek tek ters çevirdim. Daha önce hiç arkalarına bakmamıştım. Denetçi olarak bundan utanmam gerekirdi; bir belgenin iki yüzü vardır, bunu stajyerlere ben öğretirim.
On yedi fişin arkasında aynı mavi mürekkep vardı. Tarihler 22 Eylül'den 10 Ekim'e kadar uzanıyordu. Babam son üç haftasında emanetlerin sahiplerini tek tek aramıştı. Bir hesabı kapatır gibi.
Aradım — numara başkasının.
Aradım — kızı açtı, kendisi vefat etmiş. Kızı gelecek mi, bilmiyor.
Aradım — İSTEMİYOR. Ama gelsin, yüzüne söylesin.
Adres buldum. Mektup yazdım.
Sonra en arkadaki fişe geldim. Kendi fişime. Sahibi: Defne. Kız ağlamasın. Ters çevirdim.
Arkasında da mavi mürekkep vardı. Tarih yoktu. Babamın lupla çalışırken kullandığı o minik, eğik harfler:
Aramadım. Kendim götüreceğim.
Vapur Karaköy iskelesine yanaşırken fişi uzun süre elimde tuttum. İzmir'e gelecekti. On iki yıl sonra, ilk kez, kendisi gelecekti. Bir saati sahibine teslim etmek için.
Ve saat şimdi, her neredeyse, gelmemişti.
Dükkâna döndüğümde Selim tezgâhının başındaydı. Duvardaki büyük saat hâlâ çalışıyordu. Listemi açtım ve Kırk emanet satırının yanına bir çizgi çektim, altına yazdım:
Otuz dokuz.
Sonra, hiçbir denetim raporunda yazmayacağım bir cümle ekledim:
Bazen hazır olan saat değildir.
Devam edecek.
Yazar: Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)