Gece Esenler Otogarı, Peron 112'deki çay ocağı: semaver, üç çay bardağı, kahverengi zarfın üstünde küçük altın bir kadın saati, mavi otobüs bileti ve iki çaylık bir fiş

Selim hemen cevap vermedi. Telefonun öbür ucunda tezgâhındaki eğenin sesi durdu.

"Esenler'de," dedi sonunda. "Otogarda. Peronlara inen merdivenin dibinde. Gece on bire on vardı."

"Kim aradı seni?"

"Hastane. Cüzdanında benim kartvizitim varmış. Anahtar kopyalanır, kilit açılır. Başka kimsenin numarası yokmuş." Bir an durdu. "Seninki de yoktu, Defne. Telefonunda vardı herhalde ama telefonun şifresi vardı."

Bunu söylemek istemediğini anladım. Ama söyledi. Selim de babam gibiydi: söylenmesi gereken şeyi söyler, sonra susardı.

"Bana neden sormadın, demiyorum," dedi. "Sen sormadın, ben de anlatmadım. İkimiz de İlhan Abi'ye benziyoruz."

Poşet

Babamın evine akşam gittim. Kapının yanındaki sandalyenin üstünde, bir haftadır bıraktığım yerde duruyordu. Beyaz, kalın, ağzı bantla kapatılmış bir poşet. Üstünde hastanenin mavi logosu ve tükenmezle yazılmış babamın adı, altında tek bir kelime: Eşyaları.

Mutfak masasına koydum. Bandı tırnağımla kaldırdım.

Denetçilikte bir kasayı açarken önce sayılır, sonra bakılır. Bakarsan sayamazsın. O yüzden saydım.

Bir gözlük. Sol camı çatlamış, merdivende düşerken.

Bir cüzdan. İçinde iki yüz altmış lira, nüfus kâğıdı, Selim'in kartviziti, bir de katlanmış, eski bir fotoğraf. Açmadım. Sonraya bıraktım.

Bir anahtarlık. Dükkânın anahtarı, evin anahtarı, bir de üstünde küçük pirinç bir kilit resmi olan, çekmecenin olmalı. Selim'in dört saniyede açtığı kilidin anahtarı babamın cebindeymiş.

Mavi bir otobüs bileti. Esenler → İzmir. 16 Ekim. 23.30. Koltuk 3. Koltuk üç, şoförün hemen arkası. Cevdet Bey'in yüzü geldi aklıma; babam yolu görmek istemişti.

Ve bir fiş.

Küçük, ince, termal kâğıttan bir fiş. Yarısı silikleşmişti ama okunuyordu:

ÖZ AKSU ÇAY OCAĞI — PERON 112 16.10 — 22.41 ÇAY x2 ... 40,00

Masaya dizdiklerime baktım. Gözlük, cüzdan, anahtarlık, bilet, fiş. Beş kalem.

Sol iç cep boştu. Saat yoktu.

Ama fiş vardı ve fişte iki çay yazıyordu. Babam yalnız seyahat ediyordu. Kimseye haber vermemişti. Peki ikinci çay kimindi?

Peron 112

Ertesi sabah Selim dükkânı kapattı, kapıya Hemen döneceğim yazdı ve benimle metroya bindi. Bir şey sormadım. Gelmek istediğini biliyordum.

Esenler Otogarı sabahın dokuzunda bile gece gibiydi. Egzoz, simit, anons, tekerlekli valiz. Yüzlerce peron, yüzlerce yazıhane, hepsi aynı sesle bağıran adamlar. İlk önce otobüs firmasının yazıhanesine gittik. Kayıp eşya defterini açtılar. On altısından sonra on dokuz kalem: üç şemsiye, bir şarj aleti, bir çocuk montu, bir protez diş. Saat yoktu.

"Yolcu otobüse binmediyse bizde olmaz, abla," dedi görevli. Haklıydı. Babam binmemişti.

Peron 112'nin çay ocağı, merdivenin hemen dibindeydi. Bir metrekare. Selim'in tezgâhı kadar. Bir semaver, iki tabure, duvarda bir takvim ve bir futbol takımının posteri. Ocağın başında yirmi beş yaşlarında, zayıf, gözlerinin altı uykusuz bir oğlan vardı.

Fişi uzattım. "On altısı gecesi," dedim. "Saat on bire on dokuz vardı. İki çay. Yaşlı bir adam."

Oğlan fişe baktı. Sonra bana baktı. Uzun süre.

"Kızı mısınız?" dedi.

"Evet."

"Defne."

Bir soru değildi. Başımı salladım.

İkinci çay

Adı Yusuf'tu. Çayı babam ısmarlamış. İki kişilik.

"Otobüse daha vakit var dedi, otur benimle bir çay iç evlat," dedi Yusuf. "Ben de oturdum. Gece pek iş olmaz. Saatçiymiş. Karaköy'de, dedi. Kızıma gidiyorum, dedi. İzmir'de. On iki yıldır görmedim."

Bunu bir yabancıya söylemişti. Bana söyleyemediğini, otogarda bir çaycıya, ikinci çayın üstüne söylemişti.

"Cebinden bir saat çıkardı. Küçük, altın gibi. Bak, dedi, bunu kızım sekiz yaşında kırdı. Yirmi sekiz yıl sonra bitirdim. Götürüyorum. Ben de, abi, dedim, yirmi sekiz yıl niye bu kadar uzun sürdü? Güldü. Saat değil, dedi, ben yavaşmışım."

Yusuf ocağın altındaki dolabı açtı. Bir çay bardağı tepsisinin arkasından, kibrit kutusu büyüklüğünde, kahverengi bir zarf çıkardı. Babamın zarflarındandı. Zımbayla tutturulmuş bir fiş vardı üstünde.

"Kalkınca merdivene yürüdü. Ben bardakları topluyordum. Bir ses geldi, döndüm, yerdeydi. Koştum. Ambulansı ben çağırdım." Zarfı bana uzattı ama bırakmadı, elleri bir an benimkilerle birlikte tuttu. "Gözünü açtı bir kere. Bunu bana verdi. Kızıma, dedi. Defne. Bir şey daha dedi ama anlamadım; kurmayı unutma, dedi galiba."

"Neden hastaneye vermedin?"

"Verseydim kaybolurdu abla. Orada her şey poşete giriyor." Başını eğdi. "Bir de dedi ya, kızıma. Ben de bekledim. Gelirsin diye. Gelmezsen de... bilmiyorum. Bekledim işte."

"Kaç gündür?"

"Sekiz."

Zarfı açtım. Saat içindeydi.

Küçücük, altın kaplama, anneannemin saati. Camı yepyeni. Akrebi yerinde, ince, mavi çelikten. Kurma kolu dimdik. Kayışı yeni, ama babam benim sekiz yaşındaki bileğime açtığı o fazladan deliği yeni kayışa da açmıştı. Bir de ondan sonra, iki delik daha. Otuz altı yaşındaki bir kadının bileğine.

Ve saat çalışıyordu.

Kulağıma götürdüm. Tık. Tık. Tık. Sekiz gün. Kurmalı bir kadın saati iki gün dayanmaz.

Yusuf'a baktım.

"Her sabah kurdum," dedi, utanır gibi. "Adam kurmayı unutma dedi. Biri gelir de durmuş bulursa ayıp olur diye."

Selim arkamda bir ses çıkardı. Gülmeye benziyordu ama değildi.

Fişin arkası

Fiş tanıdıktı. Mavi, karbonlu, kenarları kıvrık. Sahibi: Defne. Tarih: 14 Haziran 1998. Çekmecedeki boş zarfın fişinin aynısı; babam iki tane yazmıştı. Birini dükkânda, kasada bırakmıştı. Öbürünü saatle birlikte yola çıkarmıştı. Bir denetçi bunu takdir eder: belgenin aslı ve sureti.

Ters çevirdim.

Babamın minik, eğik harfleri. Yirmi sekiz yıllık o cümle bu kez arka yüzdeydi: Kız ağlamasın. Ama üstü çizilmişti. Tek, düzgün, cetvelle çekilmiş gibi bir çizgiyle.

Altında, daha yeni bir mürekkeple:

Ağlarsa da olur. Ben de ağladım.

Peron 112'nin önünde bir İzmir otobüsü motorunu çalıştırdı. Anons bir şey söyledi, kimse dinlemedi. Yusuf bir çay koydu, önüme bıraktı, bir tane de Selim'e. Sonra, hiç sormadan, bir üçüncüsünü koydu ve boş taburenin önüne bıraktı.

Ağladım. Sekiz yaşından beri ilk kez, sayamadan.

Dönüş metrosunda listemi açtım. En alttaki satıra, Bir eksik: Bul yazan satıra baktım. Üstünü çizmedim. Yanına yazdım:

Bulundu. Yusuf, Peron 112. Sekiz gün kurulmuş.

Saati takmadım. Avucumda tuttum, Karaköy'e kadar. Takmak için bir yer vardı aklımda. Bir de son bir iş.

Dükkânın teslimine bir hafta kalmıştı.

Devam edecek.

Yazar: Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)