Saatçi dükkânında lamba ışığı: duvarda durmuş saatler ve sarkacı sallanan tek büyük saat, köşede hasır sandalye, tezgâhta limonlu şeker dolu teneke kutu, açık bir zarfın önünde Romen rakamlı küçük altın bir kadın saati, mavi mürekkepli HAZIR damgalı fiş ve İstanbul–İzmir yazılı bir otobüs bileti

Fişleri ertesi sabah tezgâhın üstüne, arkaları yukarı bakacak şekilde dizdim. On yedi mavi not. Bir denetçi olarak yapmam gereken şey belliydi: kolaydan zora sıralamak, önce kapanabilecek hesapları kapatmak.

Ama ben en zorundan başladım. Belki de babamın kızı olduğum için.

Sahibi: Rıza Tokgöz. Tarih: 21 Haziran 1999. Arıza: Durmuş. Temizlik, yağlama. Kayış küçülecek. Ayın 30'una yetişsin.

Arkasında:

Aradım — 29 Eylül. Kızı açtı, kendisi vefat etmiş. Kızı gelecek mi, bilmiyor.

Numarayı çevirdim. İkinci çalışta açıldı.

"Aslı Tokgöz."

Hızlı, yorgun, işten arayan birine alışmış bir ses. Kendimi tanıttım. Karaköy'deki saatçi, İlhan Usta, kızıyım, babanızın saati. Cümleleri bir rapor okur gibi sıraladım; başka türlüsünü bilmiyordum.

"Baban geçen ay aradı," dedi. "Ben de ona söyledim. Babam iki yıl önce öldü. O saati ben bırakmadım, ben almam."

"Babam da öldü," dedim. "Bir hafta oldu."

Hat bir süre sessiz kaldı. Sonra sesi değişti; hızı gitti, yorgunluğu kaldı.

"Yarın öğlen gelirim," dedi. "Ama almaya değil. Bakmaya."

Limonlu şeker

Aslı Hanım ertesi gün öğle arasında geldi. Kırklarının sonunda, kısa saçlı, elinde telefon, boynunda bir hastanenin kartı. Kapıda durdu ve dükkâna, duvardaki tek çalışan saate, yere dizilmiş boş çerçevelere baktı.

"Burayı hatırlıyorum," dedi. "Babam beni bir kere getirmişti. Çocuktum. Şu sandalyede oturup bekledim." Köşedeki hasır sandalyeyi gösterdi. "Saatçi bana bir şeker vermişti."

"Limonlu mu?" dedim.

Güldü. İlk kez. "Limonlu."

Babam limonlu şekeri tezgâhın altındaki teneke kutuda tutardı. Kutu hâlâ oradaydı. Selim'den öğrendim: son gününe kadar doldurmuş.

Zarfı uzattım. Hemen almadı. Bütün emanet sahipleri böyle yapıyordu; zarfın içindekinin yıllardır onları beklediğini biliyorlar, bir dakika daha bekletmek de haklarıymış gibi.

Sonunda açtı. İçinden küçük, ince, altın rengi kasalı bir kadın saati çıktı. Kadranı fildişiydi, rakamları Romen. Yanında, kayıştan çıkarılmış iki küçük halka duruyordu; babam bunları da saklamıştı. Atmazdı.

"Bu babaannemin saati," dedi Aslı Hanım. Sesi düzdü. "Ben bunu hiç görmedim. Yani gördüm, babaannemin bileğinde gördüm. Ama babam bunu..." Durdu.

Saati ters çevirdi. Arka kapakta, yeni sayılabilecek, keskin harflerle bir yazı vardı:

Aslı'ya. Diploman için. 30.06.1999.

Arka sıralar

Hasır sandalyeye oturdu. Ben tezgâhın arkasında kaldım; babamın yerinde, ne yapacağımı bilmeden.

"Tıp istiyordu," dedi. "Ben hemşireliği seçtim. Aynı hastanede çalışırsın, aynı hastaya bakarsın, fark ne, diyordum. Ona göre fark büyüktü. 'Doktorun yanında duracaksın, karşısında değil,' dedi. Bir yıl konuşmadık. Sonra iki yıl. Mezuniyetime çağırdım; gelmedi."

Saati avucunun içinde çevirdi.

"Diplomamı alırken salonun arka sıralarına baktım. Tören boyunca baktım. Gelmedi." Başını kaldırdı. "Şimdi bana bunu 1999'da yaptırdığını söylüyorsun. Ayın 30'una yetişsin diye. Demek ki gelecekti. Demek ki bir yere kadar geldi. Bu dükkâna kadar."

Fişi tezgâhın üstüne koydum, onun okuyabileceği şekilde çevirdim. Babamın minik harfleri, arıza satırının altında:

Pilli olmasın, dedi. Pillisini unutur. Bunu her sabah kurar, her sabah hatırlar.

Aslı Hanım uzun süre fişe baktı.

"Babam bana hiçbir zaman 'seni seviyorum' demedi," dedi sonunda. "Bir kere bile. Biz öyle bir aile değildik. Bunu söyleyecek kelimesi yoktu. Ama bak," dedi ve fişin üstüne parmağını koydu, "her sabah hatırlar. Bunun için kelime bulmuş. Bir saatçiye söylemiş. Bana değil."

Ne diyeceğimi bilemedim. Sonra bildiğim tek doğru şeyi söyledim.

"Benim babam da bana hiçbir şey söylemedi. On iki yıl. Benim fişimin arkasına 'kendim götüreceğim' yazmış. Götüremedi."

Bana baktı. Hemşirelerin hastaya baktığı gibi: hem şefkatle hem de neyin kırık olduğunu bulmaya çalışarak.

"En azından yazmış," dedi.

Bir ölçü

Saati bileğine taktı. Kayış dar geldi; babasının 1999'daki ölçüsüne göre kesilmişti, yirmi yaşındaki bir kızın bileğine. Selim'i çağırdım. Selim bir saniye düşündü, sonra tezgâhın altından babamın tığ gibi ince aletini çıkardı ve kayışa, son deliğin biraz gerisine, temiz bir delik daha açtı.

"İlhan Abi böyle yapardı," dedi. "Kayış küçük gelirse yeni kayış satmazdı. Delik açardı."

Tokanın dili yeni deliğe oturdu. Aslı Hanım bileğini çevirdi, ışığa tuttu.

"Nasıl kuruluyor?"

"Kurma kolunu saat yönünde çevireceksiniz," dedim. Bunu bildiğimi bilmiyordum. Sekiz yaşında öğrenmiştim, yirmi sekiz yıl kullanmamıştım ve kelimeler ağzımdan babamın sesiyle çıktı. "Durunca bırakın. Zorlamayın. Her sabah, aynı saatte."

"Zorlamayın," diye tekrarladı Aslı Hanım. Sonra gülümsedi; gözleri dolu, ama gülümsedi. "Babam da hep öyle derdi. Kavanoz açarken, kapı kilitlerken. Zorlama, Aslı. Hayatımda duyduğum en çok cümlesi buydu."

Kapıda döndü.

"Baban beni aradığında," dedi, "bir şey daha söylemişti. Unutmuşum, şimdi hatırladım. Bu saati almaya gelirsen acele etme, ben bu ay biraz yokum, demişti. İzmir'e gideceğim. Benim de kızıma bir saat borcum var."

Elimdeki fişler bir an kaydı, tezgâha dağıldı.

"Ne zaman gidecekmiş?" dedim. "Bir tarih söyledi mi?"

Aslı Hanım düşündü. "Hayır. Ama otobüs dedi. Uçaktan korkardı, değil mi?"

Korkardı. Hayatı boyunca hiç uçağa binmemişti. Ben bunu biliyordum. Aslı Hanım'ın bildiğini bilmiyordum.

Otuz sekiz

Aslı Hanım gittikten sonra dükkân bir süre sessiz kaldı. Selim tezgâhına dönmedi; kapının eşiğinde durdu, sigarasını yakmadan elinde tuttu.

"Otobüs," dedi. "Ölmeden önceki cuma bir şey sormuştu bana. Harem'den mi kalkıyor İzmir otobüsü, Esenler'den mi, diye. Ben de Esenler dedim. Neden soruyorsun dedim, bir işim var dedi."

"Bilet almış mı?"

"Bilmiyorum." Durdu. "Ama İlhan Abi bir işi düşünmeye başladıysa, yapmıştır."

Listemi açtım. Otuz dokuz yazan satırın üstünü çizdim ve altına yazdım: Otuz sekiz. Sonra yeni bir satır ekledim, kurşun kalemle:

Bilet? Otobüs firması? Tarih?

Yine sayıyordum. Ama bu kez saydığım şey farklıydı. Kaç saat kaldığını değil, babamın bana ne kadar yaklaştığını.

Akşam kalan fişlere döndüm. Bir sonrakinin arkasındaki not diğerlerinden daha kalın bir kalemle, daha bastırılarak yazılmıştı:

Aradım — 2 Ekim. İSTEMİYOR. Ama gelsin, yüzüne söylesin.

Önü:

Sahibi: Cevdet Arslan. Tarih: 11 Kasım 2003. Arıza: Cam çatlak. Kasa ezik. Kayış kopuk. Kendisi kırmış.

Kendisi kırmış. Babam bunu bir arıza gibi yazmıştı.

Numarayı çevirdim. Üçüncü çalışta, kalın, kısık bir erkek sesi açtı.

"Ben o saati istemiyorum dedim ya ustaya."

"Usta öldü," dedim.

Uzun bir sessizlik oldu. Duvardaki büyük saat tıkırdadı; bir, iki, üç, dört. Saymamaya çalıştım.

"Yarın gelirim," dedi adam. Sonra, kapatmadan önce, çok daha alçak bir sesle ekledi: "Yüzüne söyleyecektim. Söyleyemedim."

Devam edecek.

Yazar: Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)