
Bir hafta, denetçi için uzun bir süredir. Elli iki mesai saati, iki yüzden fazla telefon, birkaç bin satır. Ben o haftayı otuz yedi fişle geçirdim.
İzmir'deki müdürüme bir mail attım: Bir hafta daha izin istiyorum. Babamın hesaplarını kapatıyorum. Yalan sayılmazdı. Cevabı beş dakikada geldi: Ne kadar gerekirse. Hayatımda ilk kez bir işin ne kadar süreceğini bilmediğimi itiraf etmiştim ve kimse bana kızmamıştı.
Her sabah Selim'in tezgâhından bir çay alıp dükkânı açtım. Fişleri tezgâha dizdim, numaraları tek tek çevirdim. Babamın arka yüzlere yazdığı mavi notlar bana yol gösterdi; nerede kaldığını biliyordum.
Pazartesi bir kadın geldi, eşinin cep saatini aldı ve kapıda "Bunu gelinime vereceğim, oğlumu her sabah o kaldırsın," dedi. Salı günü Bursa'dan bir adam üç saat otobüsle gelip yirmi dakika kaldı. Çarşamba bir delikanlı dedesinin saatini aldı, bileğine taktı, kendi telefonuyla saati karşılaştırdı ve "Bir dakika ileri," dedi. "Dedem de hep bir dakika erken gelirdi."
Bir dakika ileri bıraktım. Babam da bırakırdı.
Cumartesi akşamı listemi açtım ve saydım. On bir saat daha sahibine gitmişti. Altı numara başkasınındı. Dört sahibin yerinde, telefonu açan bir çocuk, bir gelin, bir komşu vardı; ikisi gelmişti, ikisi "Ne yapalım biz onu," demişti. Gerisi açılmayan, kapanmış, yedi haneli eski numaralardı.
Otuz yedi yazan satırın üstünü çizdim ve altına yazdım: Yirmi altı.
Hesap kapanmıyordu. Denetçilikte buna "açık kalem" denir. Raporun sonuna bir not düşersin, kapatamadığını dürüstçe yazarsın. Ama ben bu kalemleri bir kahve zincirinin vitrinine bırakamazdım.
Mektup
Son fişi pazar sabahı buldum, sıralamada kaçırdığım bir yerde, iki zarfın arasına sıkışmış.
Sahibi: Rauf Erdem. Tarih: 3 Mart 1994. Arıza: Cep saati. Zincir kopuk, kapak menteşesi gevşek. Pasajın ilk saati.
Arkasında, babamın mavi mürekkebi:
Adres buldum. Mektup yazdım.
Rauf Erdem adını bir yerden biliyordum ama çıkaramadım. Selim'e sordum. Selim fişe baktı, sonra camın üstündeki solmuş harflere, sonra yeniden fişe.
"Hamdi Bey'in babası," dedi. "Pasajı o yaptırmış, 1962'de. İlk kiracılardan biri de İlhan Abi'nin ustasıymış. Rauf Bey öleli on beş yıl oldu herhalde."
"Babam neden Hamdi Bey'i aramamış? Numarası var."
Selim omuz silkti. "Hamdi Bey telefonla konuşulacak adam değil. Kira konuşur. Babanla da son iki yıl hep kira konuştular." Durdu. "Mektup yazdıysa, kira olmayan bir şey söylemek istemiştir."
Hamdi Bey'den hiç cevap gelmemişti. Anahtarları teslim alacağı gün, yarın sabah dokuzdu.
Fotoğraf
Pazar gecesi babamın evinde, mutfak masasında, hastane poşetinden çıkan cüzdanı yeniden açtım. İki yüz altmış lira, nüfus kâğıdı, Selim'in kartviziti. Bir de bir haftadır açmadığım o katlanmış fotoğraf.
Açtım.
Siyah beyaz değildi ama renkleri solmuş, sarıya çalmıştı. Dükkân. Tezgâh. Tezgâhın üstünde, bacakları sarkan, altı yedi yaşlarında bir kız çocuğu. Benim. Sağ gözümde babamın lupu var, bana kocaman geliyor, yüzümün yarısını kaplamış. Elimde bir saat tutuyorum ve gülüyorum, ağzım açık, ön dişim eksik.
Babam yanımda, tezgâhın başında oturuyor. Ama saate bakmıyor.
Bana bakıyor.
Arkasını çevirdim. Kurşun kalemle, o minik, eğik harfler:
Defne, 1997. O saate bakıyor, ben ona.
On iki yıl lupun kalkmasını beklemiştim. Babamın gözünün o tezgâhın üstünden bir kez olsun kalkıp bana dönmesini. Meğer bir zamanlar, o lup benim gözümdeyken, babam hep bana bakıyormuş. Ben görmemişim. Göremezdim; lup gözümdeydi.
O gece fotoğrafı saydığım hiçbir şeye eklemedim.
Pazartesi
Sabah altıda dükkândaydım. Selim benden önce gelmişti; kapının önünde, elinde iki çay, bekliyordu. Söylemeden bilmişti.
"İlhan Abi altıda başlardı," dedi. "Yirmi altı saat, kırk dakika sürer."
Çekmeceyi çektim. Zarfları tezgâha dizdik. Selim bana yalnızca bir kez gösterdi: zarfı aç, saati çıkar, kurma kolunu tut, saat yönünde çevir, durunca bırak, zorlama, zarfa geri koy. Fişi önde kalsın. Sıradaki.
Benim ellerim sekiz yaşındayken öğrendiğini hatırlıyordu. Selim'in elleri babamınkini.
Birinci saat. İkinci. Yedinci saatte saymayı bıraktım. Dükkân yavaş yavaş doldu; önce bir tık, sonra iki, sonra hepsi birden, birkaç saniye farkla, o hiç durmayan yumuşak yağmur. Annemin "İlhan'ın gürültüsü" dediği şey. Babamın "Sabır" dediği.
Son zarfı kapattığımda saat yediyi yirmi geçiyordu. Kırk dakika. Selim haklıydı.
"Bunlar ne olacak, Defne?" dedi.
Bir hafta boyunca bu soruya cevap aramıştım. Koleksiyoncu, müzayede, bir derneğe bağış. Hepsini denetçi kafasıyla tartmıştım. Hiçbiri doğru gelmemişti, çünkü hiçbiri pazartesi sabahı altıda kalkmıyordu.
"Senin tezgâhında yer var mı?" dedim. "Bir çekmecelik."
Selim'in tezgâhı bir metrekareydi. Uzun süre kendi tezgâhına baktı, sonra bana.
"Her pazartesi," dedi.
"Her pazartesi sabah altıda ben de kalkarım. İzmir'de. Sen ararsın, ben kendi saatimi kurarım, sen bunları. Sahibi gelirse verirsin. Gelmezse de kurarsın."
Selim güldü. Babamın gülüşü değildi, ama yakındı. "Biri gelir de durmuş bulursa ayıp olur," dedi.
Camın iç yüzüne bir kâğıt yapıştırdım. Babamın el yazısını taklit etmeye çalışmadım, kendi yazımla, denetim raporu gibi düzgün:
İLHAN SAAT TAMİR'in emanetleri yan tezgâhta, çilingir Selim'dedir. Fişiniz olmasa da gelin. Saatiniz hazır.
Kapı
Yusuf sekizde geldi. Elinde bir termos, cebinde üç çay bardağı. Hiçbir şey söylemeden tezgâhın üstüne dizdi, doldurdu. Üçüncüsünü babamın sandalyesinin önüne koydu.
Sekizi on geçe kapıda kasketli bir gölge belirdi. Cevdet Bey. Arkasında, koluna girmiş, küçücük, beyaz saçlı bir kadın.
Nevin Hanım.
"Taksiye bindireyim dedim, binmedi," dedi Cevdet Bey, utanır gibi. "Kuzguncuk'tan beraber geldik. Vapurla. Otobüs şoförü olarak söylüyorum, hanımefendi çok yavaş yürüyor."
"Geç kalırsam beklersin dedim ya," dedi Nevin Hanım.
İçeri girmedi. Söz verdiği gibi kapının eşiğinde durdu, elini kasaya dayadı ve baktı. Duvardaki saatlerin hepsi gitmişti, rafların yarısı boştu. Ama dükkân tıkırdıyordu. Yirmi altı saat, yan yana, birkaç saniye farkla.
Uzun süre dinledi. Sonra bileğini kaldırdı. Kemal'in çelik saati, kayışın son deliğinde.
"Her sabah kuruyorum," dedi. "Aslı Hanım diye bir hemşire aradı beni geçen gün, senin verdiğin numarayla. O da her sabah kuruyormuş. Aynı saatte kuralım dedik. Yedi buçukta. Telefonda." Gülümsedi. "Otuz dokuz yıldır evde saat yoktu. Şimdi bir de arkadaşım var."
"Ağlamadan bakacaktınız," dedim.
"Ağlamıyorum," dedi Nevin Hanım. Ağlıyordu. "Bu, yaşlılık."
Hamdi Bey
Dokuzda Hamdi Bey geldi. Takım elbise, deri çanta, arkasında kahve zincirinden genç bir mimar, elinde metre. Kapıda durdu; içerideki kalabalığı, çayları, tıkırtıyı görünce bir an ne yapacağını bilemedi.
Anahtarları uzattım. Sonra, anahtarlarla birlikte, kahverengi bir zarf.
"Babanızın," dedim. "Mart 1994. Zinciri yeni, kapağı sıkıldı. Babam size bir mektup yazmış."
Hamdi Bey zarfa uzun süre dokunmadı.
"Mektup geldi," dedi sonunda. Sesi, cenazede elimi sıkan adamın sesi değildi. "Okudum. Gelmedim." Zarfı aldı, açtı, cep saatini avucuna koydu. Kapağı tık diye açıldı; içinde, kadranın karşısında, küçük bir fotoğraf vardı. Kısa pantolonlu bir oğlan, pasajın kapısında.
"Usta yazmış ki," dedi Hamdi Bey, gözü fotoğrafta, "babanın saati hazır. Ben getirebilirim, ama sen gel. Çocuk babasının saatini kendi eliyle alsın." Başını kaldırdı. "Babamla biz konuşmazdık, kızım. Gelip ne diyecektim? Kime diyecektim?"
"Saatin yüzüne," dedi Cevdet Bey arkadan. "İşe yarıyor."
Hamdi Bey ona baktı, anlamadı. Anlaması gerekmiyordu.
Saati yeleğinin cebine koydu, zinciri iliğe taktı. Babasının yaptığı gibi, belki; kimse bilmiyordu. Sonra genç mimara döndü.
"Camdaki yazı kalsın," dedi.
"Hamdi Bey, kurumsal kimlik..."
"Kalsın dedim. Kurumsal kimliğin altına yazarsınız. İLHAN SAAT TAMİR, 1979. Bu pasajda hatırı olan bir şey kalsın."
Son fiş
Herkes gittikten sonra dükkânda bir süre yalnız kaldım. Raflar boş, duvar boş, tezgâhın altında boş bir çekmece. Selim zarfları kendi tezgâhına taşımıştı; duvarın öbür tarafından, ince, inatçı bir tıkırtı geliyordu.
Babamın sandalyesine oturdum. Ceketimin iç cebinden zarfı çıkardım. Anneannemin saati. Yusuf'un sekiz gün kurduğu, babamın yirmi sekiz yıl bitiremediği, aslında hiç bitiremediği için değil, eli varmadığı için.
Kurma kolunu tuttum. Saat yönünde. Durunca bıraktım. Zorlamadım.
Bileğime taktım. Tokanın dili, babamın benim için açtığı son deliğe oturdu. Otuz altı yaşında bir kadının bileğine. Tam.
Sonra kendi fişimi çıkardım. Sahibi: Defne. Tarih: 14 Haziran 1998. Ön yüzünde Kız ağlamasın. Arkasında Ağlarsa da olur. Ben de ağladım.
Babamın tezgâhındaki tükenmezi aldım. Fişin en altına, kırmızı damganın yanına, denetçi düzgünlüğüyle yazdım:
Teslim alındı. 2 Kasım 2026. Sahibi: Defne. Kendisi geldi.
Fişi fotoğrafla birlikte cüzdanıma koydum. Kapıyı kilitledim, anahtarı Selim'in tezgâhına bıraktım. Pasajın çıkışında, Karaköy'ün sabah kalabalığında, bileğimi kulağıma götürdüm.
Tık. Tık. Tık.
Saymadım.
Hayatımda ilk kez, kaç tane olduğunu bilmeden bir şeyi dinledim. Ve bir sonraki pazartesi sabah altıda, İzmir'deki evimin mutfağında, telefonum çaldığında, uyanıktım.
"Hazır mısın?" dedi Selim.
Kurma koluna dokundum.
"Hazırım," dedim.
Son.
Yazar: Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)